• Son yıllarda gelişmiş ülkelerde birkaç nesilden bu yana görülmeyen kızamık, suçiçeği gibi hastalıklar yeniden salgınlara ve çocuk ölümlerine yol açmaya başladı. Nedeni ise bilgi çağı ve internet döneminde bilgiye kolayca ulaşılabildiği gibi sahte bilgilerin de kolayca yayılabilmesi. Aşı karşıtı kampanyalar da böyle kolayca yayıldı ve çocuklarını hastalıktan korumak isteyen annelerin yanlış bilgilerle yanlış kararlar vermesi sonucunda aşılama oranı azaldı. Bunun sonucunda kızamık gibi suçiçeği gibi gelişmiş ülkelerde artık ortadan kalkan hastalıklar yeniden ortaya çıktı. Şu anda gelişmiş ülkelerde ailelerin %90'1 çocuklarına düzenli aşı yaptırırken %1'i tümüyle aşı programından uzakta kalıyor. Bu oran sağlıklı bir toplum için yeterli gibi görünebilir ancak toplumda düzenli aşılama %95 olmadığı durumda salgınlar başlayabiliyor.
  • TEVAKKUF

    "Her şeyi bilen" tiplerin sayısının –gördükleri rağbetle orantılı biçimde– gün geçtikçe arttığı bir zaman diliminde "tevakkuf"tan söz etmenin ne kadar "aykırı" kaçtığının farkındayım. Ne de olsa "bilgi çağı"nda yaşıyoruz değil mi?!

    Bunu bile bile, yaşadığımız çağın "bilgi çağı" olması dolayısıyla bilgisizliğin her türünün "kötü" kabul edilmesi gerektiğini telkin eden yaklaşım konusunda tevakkuf etmenizi önereceğim. Eğer "Müslümanca düşünmek" diye bir şeyden söz etmek doğruysa, bunun ilk şartının, yerinde ve zamanında "tevakkuf"u işletmek olduğunu biliyorum çünkü...

    Hakkında "yeterli" bilgiye sahip olmadığımız hususlarda susmayı tercih etmek, hüküm vermeyi ertelemek ya da meseleyi bilenlere havale etmek sadece bir "hak" değil, aynı zamanda "görev" olarak telakki edilmelidir diye düşünüyorum. Hele üzerinde konuşulan şey, bir yönüyle de olsa Din'i ilgilendiriyorsa, bu davranışla sadece edebe uygun hareket etmiş olmakla kalmaz, aynı zamanda vebalden de kurtulmuş oluruz. Zira inancımız bize, söylediğimiz her sözün bir hesabı olduğunu söylüyor.
    Makul ve makbul bir açıklaması yapılamadığında, "zaten haber-i vahid'dir" gerekçesiyle birçok sahih rivayetin üstünün çizilmesi "Müslümanca" bir tavır olarak onaylanabilir mi? Bu tavrı benimseyenlerin, İmam Ebû Hanîfe'nin ve genelde Hanefî ekolünün tavrına atıf yapmaları karşısında, Hanefîler'in muttarid olarak böyle bir tavır benimseyip benimsemediği konusunda da tevakkuf etmelidir. Yoksa mesela "içki içen kimsenin kırk gün veya kırk gece kıldığı namazın kabul edilmeyeceği"ni bildiren rivayet karşısında İmam Ebû Hanîfe'nin tevakkufunu ve "Hilâfiyât" türü kitaplarda (muarız rivayetleri reddetmek yerine) örneklerini bolca gördüğümüz "tevil" tavrını açıklamak mümkün olmaz.

    Efendimiz (s.a.v)'in, cevabını bilmediği sorular karşısında vahiy bekleyerek tevakkuf etmesi bize, "bilmediğini itiraf etme"nin, kötülenmesi gereken değil, benimsenmesi gereken bir tavır olduğunu anlatmaktadır. Şu şartla ki, kişi, kendisi için gerekli ise, cahili olduğu konuyu öğrenmenin peşini bırakmamalı ve içinde bulunduğu halin bilgisini elde etmenin yolunu aramalıdır.

    "Hocanın talebesine bırakacağı en değerli miras, "bilmiyorum" demeyi öğretmesidir" diyen ulema, bunu, "lâ edrî" demenin sadece ilim öğrenmenin ilk basamağı olduğunu vurgulamak için değil, aynı zamanda sorumluluk duygusunun da gereği olduğu için yapmıştır.

    Ebubekir Sifil Hoca
  • 352 syf.
    Yazar ilk kez okuduğum biri. İlerleyen zamanlarda birkaç kitabını daha okuyabilirim. Gelelim Gri Kardinale. Kitap bir inceleme araştırma türü. Yakın tarihte geçmiş bazı olayların görünenden çok farklı seyrettiğini anlatıyor. Kanla yıkanmış topraklar olarak nitelediğim “Ortadoğu coğrafyası”, Avrupa ve Okyanus ötesi ABD hattı koridorlarında cereyan eden bir kovalamaca, güçler dengesi, bir örtülü istihbarat mücadelesini anlatıyor. Roman gibi giriş yaptım ama roman değil. Birinci cihan harbinde Almanlar yenilmiş, diğer çok uluslu imparatorluklar gibi kendince bir bedel ödemiş. Fakat zamanla iktidar el değiştirince Versay Antlaşması ile kaybettiği gücü yakalamak adına Hitler; yeni bir dünya savaşı çıkarmak için hazırlıklara başlar. Orduyu güçlendirir, ağır sanayi hamleleri ve nihayetinde kimyasal ve nükleer savaş teknolojileri geliştirmeye çalışır. Diğer devletlerde boş değildir hani. İkinci Dünya savaşı da Almanlar için bir kazanım olmaktan çıkar. Dünya artık savaşlardan yılmış, farklı coğrafyalarda iki güçtür. Rusya ve Amerika. İki kutuplu dünyada gücü yeten yetene! Yenilen Almanya’nın ağır sanayi tesislerini, bilim adamlarını kapışmak için dünya üzerinde yeni bir yarış başlamıştır artık. İşe yarar Eski Nazi istihbarat subayları da taraf değiştirir. Dedik ya dünya artık iki kutuplu. Bu Nazi Subaylarından biri de Gri General Gehlen. Abd saflarına geçmiş, beraberinde çok önemli Hitler Almanya’sının istihbarat arşivlerini de getirir. Gehlen tam bir kurt her yerde gözü kulağı var.

    Zaman Savaş Dönemi güç dengeleri boş durmuyor. Ha bire birbirlerini tartıyorlar. Amerika üstünlüğü devam ettirmek için sürekli çalışıyor uzay teknolojileri, uydular vs geliştiriyor. NASA yardımı ile “Dev Kulak” diye anılan ECHELON sistemini geliştiriyor dünyadaki iletişimi dinlemek için ayrıca kriptoloji teknolojisinde son nokta dediğimiz SİGNET diye anılan sistemle de her türlü yazışmayı, algoritmaları saniyeler içerisinde çözüp gizli bilgileri elde ediyor. Tabi Rusya’da Amerikanın geliştirdiği teknolojilerin peşinde. Rus istihbaratının tepesinde Gri Kardinal kod adlı Vladimir Vladiroviç Putin var. Yazar Rus Lider Putin ile ilgili çok çarpıcı bilgiler veriyor. Konu dağılmasın devam… Putin bir dizi Rus Hacker’ı Amerika üzerine salıyor. Ve sonunda Hacker’lar Abd’nin yeni geliştirmekte olduğu bir projeyi çalmayı başarıyor. HAARP projesi. (High Frequency Active Auroral Research Program) Yüksek Frekanslı Etkin Güneşsel Araştırma Programı. Bu program uzaydaki uydular aracılığı ile mevsimleri kontrol edebilir. Sismik sarsıntılar ile suni depremler yaratabiliyor. Bu projesinin çalınmasından sonra Beyaz Saray Kremline haber gönderir Eğer Hacker saldırıları durmazsa… Mesaj alınmıştır Rusya tarafından saldırılar durdurulmuştur.

    17 Ağustos 1999 Gölcük ütü kırılan fay hatları çok büyük bir Deprem’i tetikler. Her şey saniyeler içinde olup biter. Ricter ölçeği 7.5 şiddetinde deprem ölçer 17 bin kişi hayatını kaybeder. Depremden önce olağan üstü olaylar baş gösterir deniz taşar, gökyüzünde belirsiz ışıklar parlar, dev yengeçler, denizin dip tabakasındaki canlılar su üstüne çıkar. Deniz suyu mevsimin dışının çok üstünde ısınır. Ve depremden hemen Başbakan Ecevit başkanlığında toplanan MGK Toplantısında geliyorum diyen deprem masaya yatırılır. Çıkan sonuçlardan biri de Akkuyu’da bir Nükleer Santral kurulması olur. Çünkü bu deprem doğa olayının dışındadır…Artık savaş bilgi çağı, istihbarat çağıdır. Her Veri istihbarattır. Ve İstihbarat varsa mahremiyet yoktur! Güçlü olmak mesele değil asıl mesele zekayı yönetebilmekte…
  • 417 syf.
    ·10 günde
    «Ana hukukunun kadına muazzam bir toplumsal iktidar konumu sağladığı dönemleri ve halkları bir tarafa
    bırakırsak, kadın cinsinin durumu sürekli ezilenlerin, ikinci sınıf insanın, aşağı bir cinsin durumu idi. Erkeğin çıkarcılığı, daha güçlü olanın kanlı şiddeti, kadının
    ve toplumsal etkisinin gelişmesini demir zincirlere vurdu ve bu olgunun üstünü adi ikiyüzlülükle, «ev kadınının
    şerefi» ve iç yaşamına zenginliği üzerine duygusal edebi soytarılıklar ve boş lafazanlık dırdırlarıyla örtmeye çalıştı!"

    Clara Zetkin


    Başlangıç cümlesini Simone de Beauvoir'dan yapmaya gelmişken aklıma aktif bir siyasi olan emekçi, kadın hakları savunucusu Clara Zetkin geldi o yüzden onu anarak başlamış olayım.

    Simone de Beauvoir feminizm hareketinin önemli temsilcilerinden biridir. Yazdığı kitaplar, yaptığı faaliyetler ile kendi cinsini bilinçlendirme uğraşı içinde bir ömür harcamıştır. Simone de Beauvoir cinsiyet eşitsizliği ortadan kalkmadıkça ya da kadının ekonomik egemenliğini elinde bulundurmadıkça kendi kimliğinin bu erkek egemen sistemde tamamıyla tamamlanamayacağının farkındaydı. O yüzden dolaylı olarak değinen yazarların aksine kadın üzerine uzun soluklu bir yazıya başlar ve bunu "İkinci Cins" Üçlemesi ile bize sunar.
    Kısa zamanda Fransa'da büyük bir yankı yapar daha önce Fransızlar bu yankıyı başka bir kadın yazarda hissetmişlerdir lakin o kadın yazar edebi bir kurguyla kadını ön plana çıkararak onun güçlü bir karaktere sahip olduğunu satırlara yansıtmıştı o kadın yakın zamanda "Avare Kadın" kitabını okuduğum Colette'dir lakin Colette bu yankıyı Claudine serisi ile yaratmıştı şimdi ise kadın sorunlarını daha derine indiren ve ikinci cins olmanın altında yatan nedenlere bakan bir hemcinsi vardı. 2 yılda 97 baskı yaparak rekor kıran Simone de Beauvoir'dan bahsediyoruz.


    Chirtiane Zehl Romero tarafından Simone de Beauvoir üzerine yazılmış olan biyografi kitabının bir bölümünde Beauvoir şöyle diyordu:
    "Özgürlüğüme sahip çıktım, çünkü kendi sorumluluğumu hiçbir zaman Sartre'a yüklemedim."

    Özgürlüğüne sahip olduğu için Sartre'dan yüzlerce kilometre uzakta çalıştığı zamanlar oldu ve o zamanlarda Sartre başka kadınlarla da birlikte olduğu da oluyordu ama Simone de Beauvoir hiçbir alanda kendini Sartre'a bağımlı hissetmediği için bu durum onlar arasında bir sorun yaratmıyor o kendi maddi özgürlüğünü elinde bulunduruyorken başkasının cinsel özgürlüğüne de müdahalede bulunmuyordu.

    Bu kitap Kadın serisinin ilk kitabı o yüzden diğerlerine göre daha uzun tutulmuş çünkü içinde Tarih, Efsaneler bölümleri ile uzun bir giriş mevcut sonra sırasıyla; Çocukluk, Genç Kızlık, Cinsel Yaşama Giriş ve son olarak Sevici Kadın bölümleri yer alıyor.

    Simone de Beauvoir giriş kısmında az tanınan bir kadın hakları savunucusundan şu alıntıyı yapar;

    "Pek az kimsenin tanıdığı kadın hakları savunucusu Poulain de la Barre, XVII. yüzyılda: "Erkeklerin kadınlar üstüne yazdıklarına kuşkuyla bakılmalıdır, çünkü onlar hem yargıç, hem davacıdırlar" demiş."

    Sadece bu söz üzerine düşünmeye davet ediyorum sizi, bütün toplumlarda çarkların bu şekilde işlediğini de eklerseniz bu düşünceye cinsiyet eşitsizliğinin neden bu kadar uzun süredir (binlerce yıl) aşılamadığını daha rahat bir şekilde kavrayabiliriz.

    Kadın haklarının yok sayılması ve cinsiyet eşitsizliği üzerine ilk başkaldırının bile 15. 16. Yüzyıla kadar beklemesi kadının nasıl bastırılan, yok sayılan, kendi çevresindeki duvarlar ve birkaç mahalle ötesine dayanmayan ufak bir evrene kapatılıp köleleştirildiğini anlayabiliriz.

    August Bebel ezilen iki sınıftan bahseder:

    1. İşçi Sınıfı
    2. Kadınlar

    İşçi sınıfının içinde bulunan kadınlar ise en çok ezilen sınıftır. Kapitalizm çarkından sıyrılmak için bir ömür boyu çalışan ve bu çalışmanın üstüne çocuk bakımı ve ev işleri sırtına yüklenen kadın toplum saçmalıkları ve erkek eziyetine rağmen hâlâ ayakta kalabiliyorsa bu dünyada eğer bir kutsallık varsa şayet o da o kadınların yaşama tutunma karşısında verdikleri mücadelenin kutsallığıdır. Başka bir kutsallık yoktur ne kilise, ibadet yerleri ne de din adamlarının kutsallığı bu kutsallığın yanından geçemez.

    Kitabın içeriğine tabii ki daha az değineceğim çünkü zaten okuma bilinci olmayan bir toplumda yaşıyoruz, benim değinmek istediğim konu genel hatlar. Simone de Beauvoir bildiğimiz üzere bir feminist, peki feminizm ne işe yarar ve neden bu kadar az bilinir ya da neden kadınlar arasında bu kadar az ilgi duyulan bir alandır? Bu konu hakkında kendi düşüncelerimi ifade etmek isterim.

    Feminizm siyasi temelli olan toplumsal cinsiyet eşitsizliğini ortadan kaldırma hareketidir. Ve genel yanlış kanının aksine Feminiz bir topluluğa ya da bir cinse ait değil "Feminizm herkes içindir" tabii feminizmin ayrı ayrı dalları da mevcut hem kendi kendilerine saldırıp kendilerini yok etmekte hem de Sosyalist kuramcıların da eleştirilerine maruz kalarak birlik olması gereken bilinçli insanların ortak bir çatışma alanı haline gelmektedir. Bu çatışmaların asıl nedeni ise "Şişkin insan egosu"dur bana göre bizim asıl kavgamız gerçekten kadın-erkek eşitliği mi? Kendi görüşlerimizin ağır basması mı?

    Başka bir konu ise feminizmin belli başlı safsatalar ile sadece kadınlara yüklenmesi sorunudur, keşke kadınlar bu yüklenmeyi üstlenip feminizmin ilkelerini benimseyip hareket etse lakin hem kadınlar hem erkekler bu alanı yabancı kalıyor ve toplumsal dedikodular ile düşman gözle bakılıyor.

    Simon de Beauvoir bu bilinçlenme için önemlidir. Kadın kimliğinin varoluşsal boyutlarına değindiği "İkinci Cins" serisi neredeyse yok denecek kadar az bir okunma oranını gecemiyor. Ne de büyük bir yayınevi tarafından kitapları basılıp, kitapları çok satanlar reyonuna sokulmuyor çünkü kadınların kendi kimliklerine erişimi demek var olan bütün tabuların yıkılması ve erkek egemenliğinın putlaşmış zihniyetinin devrilmesi anlamına geliyor.

    Okurları tarafından yazılan birkaç incelemeye de göz attım; ortak bir ifade var "dönemin yazarlarının da dediği gibi okunması gereken bir kitap" sanki biz cinsler arasındaki ayrımları anlamış ve bu eşitsizliği gidermiş bir üst toplumun bireyleriyiz de artık dönemin yazarlarına ayıp olmasın diye Simone de Beauvoir okumaları yapıyoruz. Bizim ülkede cinsel kimliğininin ne olduğunu bilmeden yaşayan kitleye bakarsak bu kendini üst perdeden görme davranışları da hiç hoş değil kac kişi çocuğuna cinsel eğitim hakkında bilgi veriyor, okul müfredatında verilen cinsellik eğitimi ne yöndedir? Biyolojik gereklilikleri hastalık diye adlandıran insanların oranı yüzde olarak kaçtır?..

    Simone de Beauvoir dinin kadın etkisi üzerine bir yerde şöyle der:

    "Dinin kadınların yaşamında oynadığı rolden ötürü, erkek kardeşinden daha çok anasının egemenliğinde olan küçük kız, genellikle, dinin etkisinde daha çok kalır."

    Ve bu dinin etkisinde kalan kadınlar onların ikinci cins olarak yaşam sürmelerinde dinin birince faktör olduğunu hiç bilemeden yaşar ve ölürler. Tıpkı Avrupa kendi savaşları içinde kan golüne döndüğü vakitlerde kilisenin tek derdinin kadının bekareti olduğu gibi...

    Kadınların bedenlerini satmaları üzerine de değinirsek August Bebel Kadın ve Sosyalizm kitabında şöyle der:

    "Hiçbirinin aklına,(fuhuş için normal olduğu görüşünü savunan düşünürleri kastediyor) başka bir toplumsal düzen aracılığıyla, fuhuşun nedenlerinin ortadan kalkabileceği düşüncesi gelmiyor, yine hiç biri fuhuşun nedenlerini araştırmaya çalışmıyor. Bu kadar çok kadının bedenini satmasının temel nedeninin, sayısız kadının acı çekerek içinde yaşadığı üzücü sosyal koşullar olabileceği... Ve başka sosyal koşullar yaratmak gerektiği sonucuna götürülmüyor."

    Bebel kadınların fuhuşa nasıl zorlandığını kitabında çok daha ayrıntılı bir şekilde açıklar çok üst İnanç abidesi olan devlet ve kilise ahlaklığı ile övünerek ortada kol gezerken hiçbiri proleter kadının çocuklarının karınlarını doyurmak için bedenlerini satmak zorunda olduğunu görmek istemedi, çünkü onlar üst sınıftı ve alt sınıflar kendi haklarını ele geçirecek bilince sahip olamadıkça bu durumlar da devam edecektir..

    Simone de Beauvoir bu durum için şu saptamayı yapar:

    "İlkel uygarlıklardan günümüze dek, yatağın, kadın için bir "hizmet" olduğu kabul edilmiştir; erkek, bu hizmet karşılığında, armağanlarla ya da geçimini sağlayarak ona teşekkür etmektedir."

    Kadın bedeni erkek için bir nesnedir, ve bu nesneyi süsleyerek istediklerini ele geçirir nesne olan kadının da kendi içinde bir aydınlığa erişmedikçe, bu kölelik düzeninin devam edeceğini belirtir Simone.

    Erkeğin süregelen yüceltilmesine de şöyle değinir:

    "Tarih ve edebiyat bilgisi, şarkılar, beşikte dinlediği masallar hep erkeği yüceltir. Eski Yunan'ı Roma İmparatorluğu'nu, Fransa'yı ve tüm ulusları kuranlar, yeryüzünü keşfedip işlemeye yarayan aletleri türetenler, dünyayı yöneten, resimlerle, heykellerle, kitaplarla dolduranlar hep erkeklerdir."

    Bu şimdiye kadar böyledir, kadınlar daha yeni yeni kimlikleri ile özgür bir şekilde ön plana çıkabilmekte, lakin devam eden en büyük sorunumuz, -evet sorunumuz diyorum çünkü bu bir kadın meselesi değildir sadece- kadınların sahip olması gereken "kadınlık" bilincine sahip olamaması, bu bilinçsizlik durumunu feminist hareketi elden ele yayarak bir nebze ortadan kaldırabiliriz, tabiki din ve devlet balyozu hâlâ kadınların üzerine uzun bir süre inmeye devam edecek, buna rağmen bu aydınlanma ne kadar bir sürede gerçekleşir bilemiyorum ama bizim ülkede gerçekten içi boş nesiller yetiştirildiğini biliyoruz, ne erkek ne kadın hümanist bir bilincin yakınına bile getirtilmek istenmiyor siyasi emeller uğruna kadınlar hâlâ yaşamadan ölüyor veya öldürülüyor.

    "Condorcet, kadınların siyasal yaşama girmelerini ister. Onları erkeklerle bir tutar ve beylik suçlamalara karşı savunur: "Kadınlarda adalet duygusu yoktur, onlar bilinçlerinden çok duygularıyla davranırlar... denmiştir. (Oysa) bu ayrılığın temeli doğada değil, eğitimde, toplumsal yaşayıştadır." Başka bir yerde de şöyle der: "Kadınlar yasaların tutsağı oldukça egemenlikleri tehlikeli bir hal almıştır. Onu korumak için bunca uğraşmak zorunda kalmasalar; kendilerini savunmak, baskıdan kurtulmak için tek yolları bu olmasa, erkeklerin tehlikesi azalırdı."

    Bu alıntıyı son alıntı olarak belirledim. Kadınların kendi kimliklerine erişmesini istiyorsak şayet biz erkekler onların özgürlük alanlarını daraltmaktan bir an önce vazgeçmeliyiz. Onların bu yolda ilerlemesine ön ayak olmalı, engelleri ortadan kaldırıyor olmalıyız çünkü bireysel olarak çok iyi bir eşe, anneye, kız kardeşe sahip olmak kalan tüm kadınları kurtarmaya hiçbir zaman yetmeyecek bunun bilincine varmak gerek, bir erkek eşinin kendi ayakları üzerinde duran, kadın kimliğini kazanmış olmasından ve özgürlük alanının geniş olmasından memnun olabilir. Bu kadar hümanist bir düşünceye de sahip olabilir, lakin eşinin bu ülkede her gün olan kadın katliamları, taciz ve tecavüzlerine kurban olup olmayacağını hiçbir zaman bilemeyecek, haberlerde izleyip ah vah çekmek ile halledilebilir bir mesele olmadığı da gayet açık.

    Uygulanabilir tek yol var. Bilinçli eğitim...
  • 437 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Benliğimizi bilmeden önce her şeyi bildiğimize o kadar inanırız ki, yaşadıkça öğreniriz hiç bir şeyi bilmediğimizi.

    Aynanın karşısına geçtiğimiz zaman bazen kendimize karşı çok acımasız olur, bazen de kendimizi dev aynasında görürüz. İnsani bir varlık olduğumuzu unutup, karşımızda ki insanı da bundan soyutlayıp aynı yansımayı bekleriz.
    Benliğimizi bilmeden önce her şeyi bildiğimize o kadar inanırız ki yaşadıkça öğreniriz hiç bir şeyi bilmediğimizi. Anı yaşarken fark edemediğimiz bir çok şeyi yalnız kaldığımızda idrak ederiz. Ama bu idrak etmelerde bile iç huzura eremeyiz. İç huzura eren bir benlik yok yaşam devam ettiği sürece. Düşüncelerimiz ve algılarımız yaşam (ları) ımızı nasıl etkiliyor? Kendimize bakıp görememek! ama karşıda gördüğümüz düşünceleri ele geçirmek. Duyduğumuz, gördüğümüz şeylere anlam yüklüyoruz, ya somut olarak göremediğimiz şeyleri duyup, görebiliyor muyuz? Hissedebiliyor muyuz? Hayır...
    Çelişki yaşanmadan alınan kararlar başarı sağlamaz, En iyi kararlar, bilgi ve bakış açıları etraflıca tartışıldıktan sonra alınır. Mathieu değişimi kabul etmediği için Marcella'nın fikrini sormadan bebeğin kürtajı konusunda kesin kararını belli ederek yedi yıllık ilişkiyi çıkmaza sürükledi. Kendini bir şeylere bağlamanın özgürlüğünü kısıtladığını düşünen sabit fikirli bir zihniyet ama yedi yıllık birlikteliği düzenli sürdüren, yemesinden, içmesine, kıyafetinden, en ufak mimik hareketlerine varana kadar bildiği sevgilisine bağlı olmadığını nasıl söyleyebilir, büyük ÇELİŞKİ. Çünkü kendini herkesten farklı, herkesten güçlü, kimsenin karşısında savunmasız olmayan, fikirlerinin sorgulanmasının saygınlığını kaybettireceğini düşünen bir felsefeye hakim. KENDİNİ KONTROL EDEBİLİRSİN AMA KİMSEYİ KONTROL EDEMEZSİN. Kontrolü kaybettiğin zaman sende diğerleri gibi hayatın akışına böyle kapılır, çaresizce oradan oraya sürüklenir durursun. İşte AKIL ÇAĞI'na gelmekte yaşanmışlığın, birikmişliğin kişiye geri dönüşümü...

    Gece çalışmasını kitap okumak için çok seviyorum artık. Ve birde hafif bir müzik, kitap ile iç içe. Çok beğendim bir kitap umarım sizlerde begenirsiniz. Iyi okumalar.
  • 192 syf.
    ·3 günde
    "Bak Makal, beni dinliyorsun, sıkılma, biraz daha dinle: Biz köylü çocuklarının kıskanılmasını iki noktada topluyorum ben: Ağaların çıkar kapılarını değiştirip yoksul ve geri kalmış köylümüze geçitler tanımış olmak. Öteki de, yaşam boyu toprağa basan ayakların, kaldırım taşları çiğneyenler karşısında görülüp sözü geçen, yol gösteren ve eğiten-öğreten olarak birdenbire belirmiş olmalarıdır.... Saygılı ve alçakgönüllü, masum oluşumuz, kent ağalarınca da sömürülmüştür. Bizi hep, boynu bükük, eyvallahçı, sanki hiçbir şeyden anlamayan bir kitle olarak görmek istemişlerdir. Bir 'arkeolog' olarak ortaya çıkan Tonguç Baba, toprağın altını üstüne getirdi ve orada yatan cevheri çıkardı.. akıllar durdu, gözler kamaştı. Bu kamaşmadan birçok göz bozuldu. Perişan oldular, düşünceye daldılar: Bu ışığı yok etmenin yollarını aradılar. Bunu başardılar da. Yalnız, açıkça ve gerçekçi, haklı bir savaşımın sonucu olarak değil, oyunla ve haksız suçlamalarla yaptılar bunu."

    (İsa Sarıaslan, Pazarören Köy Enstitüsü,1945 Mezunu)

    Evet sıkılmayın yüksek insanî değerlere sahip insanlar! Bu zevkle okuduğunuz romanlara, benzemez evet acı da verir lakin bu acı sadece bilinçli ruhlar tesir eder Köy Enstitülerinin varlığından bihaber yaşayıp yaşadım diyenlere değil. Bu kitapta Mahmut Makal yıldızı parlayan Köy Enstitüleri mezunlarını değil de, ismini çok az bildiğimiz emekçi, fedakarlık ve yaratıcılık abidesi diğer mezunların söylediklerini dinliyor ve aktarıyor.

    Bu mezunlar tabii ki unutuldu Tonguç BABA'larının unutulduğu gibi. 61 vilayette yaklaşık 10.000 köyü gezerek bu muhteşem ötesi projenin mimarı İsmail Hakkı TONGUÇ'un sağcı ve solcu ağaların bir araya gelerek onu sürdürerek, görevden alarak kederle ölmesine neden olarak vücudunu; sonrasında da eğitim felsefesini yıkarak, hümanist düşünceler yerine gerici, kutuplaşmaya vesile olan düşünceler aşılayan ve siyasi, dini militan yetiştiren yeni sistemlerle hafızalardan onun düşüncesinin her kırıntısını da yok ederek unutturulmaya çalışılıyor o ve onun çocukları.


    Köy Enstitüleri mezunlarının kendilerine ait rozetleri var ben bir köy çocuğu olarak bu hayatta en çok o rozetlerin birine sahip olmayı isterdim. Ve köy enstitülerinin sıkı takipçileri bence kendilerine bir köy enstitülü "kahraman" seçerler, çoğu kişi Fakir Baba diyebilir. Ben Mahmut Makal'ı seçiyorum...

    Bu sitede beni takip edenler bilir ki, benim kalemimden süslü cümleler pek çıkmaz, ben bir kitap incelemesini lüks mekanda sunulan servisler gibi de sunamam istersem yaparım lakin ben bu amaca hizmet etmiyorum. Benim ne o süslü edebiyata ihtiyacım var ne de o edebiyatı takip eden insanlara benim derdim gerçeklerle yüzleşmeyi beceren insanlarla bir azınlık oluşturmak.

    Köy Enstitülerinin felsefesini her okuyuşta daha iyi kavrıyor ve kendi eğitim hayatıma dönüp baktığımda da üzüntüm her okuyuşta daha da katlanarak artmaktadır.

    Vali, kaymakam... Hatta İnönü demeden her mecrada kendini ifade edip, savunan enstitü mezunu ile kendimi kıyasladığım da, her söz alışta susturulan, ilkokulda yapılamayan her matematik işleminde aşağılayıcı ifadelerle saldıran o öğretmenin bastırıp yok ettiği o kendini ifade cesaretinin olumsuz yansımasını, geri dönüp bakınca en şiddetli şekilde lisede okurken psikoloji dersinde hissetmiştim, ben köyden gelmiş biri olarak şehirli çocukların o süslü hayatlarının yanından geçemezdim lakin aralarına karışmış derslere başlamıştık artık ders psikoloji ve ben sadece dersi dinliyorum hiçbir soruyu yanıtlayacak kadar cesaretim de yoktu, lakin hoca çok insancıl çok sevecen bir kadındı, şehirli serseri, şımarık kızlı erkekli öğrencilerin seviyesizliğini izler boş cevaplarını beklerdim o derste hiç konuşmadan yılı bitirmeme rağmen 100 üzerinden 90-95 arası notlar alırdım hoca beni çağırdı hiç derse katılmadan nasıl bu kadar iyi notlar alabilirsin dedi kopya falan mı çektinin? Tabii sessizliğimizin bile bir değerinin olmadığını nerden bilebilirdim ki?

    Şimdi valileri, kaymakamları il, ilçe milli eğitim müdürlerini dize getiren Enstitü mezunlarını sıkılmadan dinlerken kendimize ne kadar acısak da yetmeyecek onu biliyorum. O yüzden Enstitülerin yaz tatili zamanlarında ki yurt gezilerinin bir noktasında buluşalım ve bu karamsar havayı dağıtıp biraz özlem duyalım:

    "Yüksek Köy Enstitüsünde (Hasanoğlan'dan bahsediliyor)
    yaz tatilimizin 15 günü yurt gezisine ayrılırdı. Biz birinci sınıfın sonunda, coğrafya öğretmenimizin başkanlığında, Ankara'dan Karabük'e kadar 12 günde yaya gittik. Bu gezimizde Işık Dağı'nın tepesine temmuzda çıkıp soğuktan, battaniyelerimize sarınarak korunurken fotoğraf çektik. Işık Dağı'nın eteklerindeki çam ormanları arasında ayı yavrusu yakaladık. Okula getirdik büyüttük."

    (Hasan Gülel, Köy Enstitüsü mezunu)

    Ben bu konuda çok dolu biriyim her defasında yenilerim ama çok uzun yazmak istemiyorum, İsmail Hakkı TONGUÇ'un Canlandırılacak Köy kitabı yakın zamanda elimde olacak okuyunca Köy Enstitüsü hakkında en uzun incelememi yapabilirim.

    Size iki çarpıcı uzun alıntı seçtim biri baştaki şimdi ikicisine gelelim başka bir köy enstitüleri mevzusunda görüşmek üzere.

    " Sormayın artık... Bugüne sığmaz bir okuldu. Köy çocukları tarihinde bir kerecik kendini yakalamıştı. Kişiliğini buluyordu. Kul olmadığını anlıyordu. Kişi olmuştu. Feodal kalıntılardan temizleniyordu. İçinde özgürlük tutkuları gelişiyordu. Bir ateş sarmıştı. Dağ bayır Türkiye tutuşacaktı. Gerilik yenilecekti. Köylü halk olacaktı. Bilinçlenecek, kendi elleri ile kalkınacaktı. Demokrasiyi kendisi kuracaktı. Aydınlanma çağı Anadolu'da başlayacaktı. Rönesans başlamıştı, bağnazlık yenilecek, emperyalizmi nasıl yenmışsek öyle yenilecekti. 40 bin köy tümden aydınlanacak, bilinç, bilgi aydınlığı önünde kara dünyalar yıkılacaktı. Çağı yakalayacaktık.

    Bir eğitim ki, yapıtlara sığmaz. Bu günün kuşağı kolay kavrayamaz. Gelişmeyi, etkinliği, uyanmayı gören düzen sahipleri üstümüze gelmeye başladı. Sözde demokrasiyi kuracaklar, kendi demokrasilerini kurdular. Üstümüze yürüdüler. Halkın uyanışından, aydınlanması dan ürkenler, asılsız suçlamalarla üzerimize geldiler. Kendi çıkarlarının, çelişkilerinin anlaşılmasından korkanlar birlik oldular. Sağ ağa ile sol ağa anlaşıp Köy Enstitülerini kapattılar.

    Böyle yetiştim. Binlerce köy çocuğu yetişti. 17 binler, gene de kuşattı Anadolu'yu. Esintiler getirdiler, yapıtlar verdiler. Az da olsa, var olan atamalı demokraside paylarımız vardır. Dernekler, sendikalar, öğretmen örgütleriyle epeyce ses yükselttik. Halkımıza demokratikleşmesi için hizmet vermeyi sürdürüyoruz. Ne yaman eğitimdir ki, 52 yıldır ateşini söndüremediler. Tutuşup tutuşup sürüyor. O elden, öbürüne çalı yangını gibi sürüp gider. Bozkırı tutuşturan bir kıvılcım bu."

    Mustafa Şanlı, Aksu Köy Enstitüsü Mezunu...
  • 515 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    "Tüm zamanların en iyisi ve en kötüsüydü; bilgelik çağı, budalalık çağı, inanç devri, kuşku devri, ışık mevsimi, karanlık mevsimi, umut baharı, umutsuzluk kışıydı. Hepimiz cennete gidecek, hepimiz dosdoğru öte yanı boylayacaktık. Uzun lafın kısası, o çağ şimdikine o kadar benziyordu ki, gösteriş yapmayı seven otoriteler iyi ile kötü arasında karşılaştırma yapıldığında bu çağın her yönden en üstün olduğunda ısrar ediyorlardı."

    Roman, 18. yy Fransa ve İngiltere'sini anlatan yukarıdaki efsane giriş cümlesi ile başlıyor. Bu cümle klasik bir cümle değil; Wiiliam Shakespeare'in Hamlet'indeki, To be or not to be  (Olmak ya da olmamak) cümlesi kadar kalıplaşmış ve dünya edebiyatında " The best and worst of all time" denince bu kitabı okuyan herkesin az çok aşina olduğu bir giriş cümlesi.

    Kitabın içeriğinden bahsedecek olursak, Lucie Manette, hiç yere hapis yatan ve yaşadığını dahi bilmediği babası Dr. Manette ile, banker olan Jarvis Lorry sayesinde kavuşur. Bu kavuşma Pariste meşhur şarapçı Defarge'nin meyhanesinde gerçekleşir. Bu olaydan sonra Paristen Londra'ya geçerken Charles Darnay adında bir Fransız soylu ile tanışır. Londra'da çok sade ve huzurlu bir hayat geçirirler ama aynı durum Paris sokakları için geçerli değildir, 1789 İhtilali'nin fitili ateşlenmiştir. Spoiler vermemek adına detay veremeyeceğim nedenlerden ötürü Londra'da ki kahramanlarımızın çoğu Paris'e gitmek zorunda kalır ve orada onları çok da toz pembe bir tablo beklememektedir.

    Romanın incelemesini Charles Dickens güzellemesi yapmadan bitiremezdim olay örgüsü o kadar nakış nakış işlenmiş ki 200 sayfa önce değinilen çok da detay olmayan bir bilgi 200 sayfa sonra insanın ağzını açık bıraktıracak şekilde şaşırtıyor. Kitap gelmiş geçmiş en çok okunan eser olma özelliğini sonuna kadar hak ediyor çağ değiştiren Fransız İhtilali'ne bir de bu pencereden bakın derim..