• Altmış milyon nüfuslu bir ülkede bütün gazetelerin tirajı üç milyonu bulmuyorsa, beş bin adet basılan bir kitap beş senede bitmiyorsa, kütüphaneler örümceklenmeye terk ediliyorsa, burada "Bilgi Çağı"nın yakalanması mümkün değildir. Günümüzde bilgisayarlar bu evsaftaki cemiyetler için hiç bir kıymet ifade etmezler. Yoğun bilgisayar kullanımı "Bilgi Toplumu" olmanın amili değil, neticesidir.
  • "Enformasyon Çağı" da denilen bu dönemde bilgi kâr amacıyla üretilip endüstriyelleştikçe değersizleşti. Kültür, sanat, edebiyat ve bilgi de dahil her şeyin "endüstri"sinin söz konusu olduğu bu dünyada tek değerli şey para...
  • Her ne kadar aşk romanı olarak geçse de değişen ve gelişen bir toplum incelemesi var. Bunun için de döneminde aşırı gelenekselci bir yapısı olan New York sosyetesi ele alınmış ve bu kadar kapalı bir toplumda bile zamanında felaket gözüyle bakılan değişimlerin, çok değil, bir jenerasyon sonra ortaya çıkabileceği anlatılmış. Bu geleneksellik, toplum yüzünden gerçek aşkın feda edilmesi, insanların benliklerini yitirmesi, kimliklerini unutması aktarılmış. Bireysel renklerden toplumun ağarmış tek renkliliğine uyum işlenmiş bu kitapta. En aykırı insanların bile bu geleneklerden nefret ede ede nasıl toplumun kölesi haline geldiği, bu uğurda nelerden vazgeçtikleri, neleri kaybettikleri gösterilmiş. Bu kitaba sadece aşk hikayesi demek haksızlık olur bence. Hiç yaşanmadan yitip giden hayatlar, hiçbir mantığı olmayan zorbalıklar var bu kitapta. Çok trajik bir kitap ama aynı zamanda gerçekçi bir kitap. Günümüz Türk toplumunda da böyle durumlar yok mu sonuçta? Sevdikleriyle birlikte olmalarına izin verilmediği için kaçan gençler ve onları öldüren aileler, çocuk yaşta evlendirilen kız çocukları, her bireye biçilen cinsiyet rolleri, toplumun bizi şekillendirişi ve benliğimizi bazen May gibi hiç sahip olmadan kaybetmemiz... Topluma ayna tutan bir kitap demek oldukça yerinde olur bence.

    Kitabın başlarına aşırı bilgi yüklemesi yapılmış. Tüm karakterleri bir an önce tanıtma kaygısıyla geçmişlerinin, hatta atalarının açıklanması akıcılığı engellemiş ve sıkıcı olmuş. Hatta bazı yerlerde yazar kendini elle tutulur bir şekilde hissettiriyor. Fakat karakterlerin kimlikleri yerlerine oturduğunda akıcı ve ilgi çekici bir hale geliyor, yazar kayboluyor ve hikaye başlıyor. Sadece biraz sabretmek gerekiyor. Başta olayın akışını kesecek kadar uzun olan betimlemeler kitap ilerledikçe çok daha canlı bir hale geliyor.
  • Çok bilgili olduğunda, bu dünyanın tamamı bir gerizekâlı tarafından anlatılan, öfke ve gürültü dolu, hiçbir anlam ifade etmeyen bir masaldan başka bir şey değildir. Doğu ya da Batı, dünyanın bütün çağdaş düşünürlerinin sürekli anlamsızlık kavramını düşünüyor, konuşuyor, tartışıyor ve araştırıyor olması tesadüf değildir. Bu, anlamsızlık çağıdır. Neden? Neden bu çağ anlamsızlık çağı haline geldi? Çünkü insan çok bilgili oldu. Evrensel eğitim, okullar, kolejler, üniversiteler: Bilgi ide­ali gerçekleştirildi. Herkes biliyor. Herkes bildiği için, kimse anlamıyor.
  • Bilgi ve bilgi nakli ilk canlı ortaya çıktığından beri olan şeylerdir. Bu açıdan günümüz bilgi çağı olarak adlandırılması saçmadır çünkü insanlığın bilgi çağı olmayan hiçbir çağı yoktur.
  • Olağan Hayatın Olağanüstülüğünü Keşfetmeye Hazır mıyız?
    Çağımız insanının en büyük sorunu, yaşadığı hayatı olağan, sıradan bulmasıdır. Hayatımızın bize verildiğini düşünüyoruz. Yaşadığımızı yaşamaya mahkûm olduğumuzu sanıyor, kabullenmekten başka bir çıkış yolu bulamıyoruz.
    Yakınıyoruz; içinde bulunduğumuz koşulları eleştiriyor, söylenip duruyoruz. "Bu kadar" oluşumuzu olağan buluyoruz. Duyduğumuz rahatsızlık "bu kadar" gördüğümüz kendimizi, yaşayışımızı aşmamıza yetmiyor; tersine, rahatsızlığımız, rahatsız olduğumuz dünyaya alışmamızı sağlıyor. Aklımızca muhalefet ederek (söylenme muhalefeti!) bize "verilen" koşulların oyuncağı oluyoruz. Yaşamıyoruz: Yaşattırılıyoruz!
    Kendimizi yaşayamıyoruz, tanıyamıyoruz. Doya doya üzülemiyor, doya doya sevinemiyoruz. Çevremize uyma, başkalarına göre yaşama endişesi, iç dünyamızı geliştirmemizi engelliyor. İçi olmayan, sığ insanlar oluyoruz. Çok az sözcükle konuşuyoruz. Yargılarımız basmakalıp, dünyayı algılayışımız sıradan; sürünün silik "koyunları" olup çıkıyoruz.
    İsyanımız yok! Olsa da içimizde kalıyor. Etrafımızı kollayarak yaşadığımız için, "herkes gibi", "herkes kadar", "bu kadar" olduğumuzu düşünüyoruz. Hayat "anlam vererek" yaşanıyor. Hayata nasıl bir anlam yüklüyorsak, hayatımız öyle oluyor. Anlam ufkumuz çok dar: Dünyanın "bu kadar" olamayacağını anlayamıyoruz.
    Hayat öylesine zengin ki! Bu zenginliği yaşamanın elbette biyolojik, sosyolojik, politik, ekonomik, düşünsel, ideolojik, inançlarımızla ilgili koşulları var. Bu koşulları aşabilmenin temel koşullarından biri, hayata karşı tavrımızı değiştirmekten geçiyor: "Bu kadar değil" hayat! "Ben bu kadar değilim." Ötelerde bir can var, canlılık var. Olağanlığı içine tıkıldığımız hayatın olağanüstülüğü var.
    Hemen önümüzde. Gözlerimizin önünde. Göremiyoruz. Koşulları değiştirmek için mücadele gerekli: Anlamlı mücadele için, alışkanlıklar dünyasını aşmaya yarayan bir istekliliğe, heyecana, umuda gereksinimimiz var. "İçi geçmiş, yorgun, yılgın insanların dünyasından" silkinip dışarı çıkmak gerekiyor. Yaşayabilmenin, canlılığın, can olmanın ateşini içimizde duyu duyuvermek: "Hayat! Seninle baş etmeye, sendeki zenginliği, mucizeyi keşfe hazırım!" diyebilmek!
    Bunun için içimizin zengin olması gerek: Oysa zenginlikten yalnızca maddi zenginliği anlıyoruz. İçi olmayan insanların yaşadığı bir toplum, ekonomik, toplumsal, politik sorunlarını çözse de hayatı ıskalamaya devam eder.
    Dışımızdaki dünyayı, içimizdeki dünyayı güzelleştirmeden güzelleştiremezsiniz. "Kahrolası Hayat”ın değişime ihtiyacı var. Kabul ama, nasıl bir değişime? Güzellikleri, refahı, mutluluğu göremeyen bir gözün önüne bütün görmek istediklerini koysanız ne olur ki?
    Dünyayı yönetenlerin çoğu kez anlayamadıkları budur: Malumat sahibi olmak, diplomalar almak, ünvanlara kavuşmak, makamlar elde etmek... Bize nasıl yaşayacağımızı öğretemiyorlar. Neden mi? İç dünyamızı nasıl oluşturacağımızı, nasıl derinleşip, geniş ufuklu bakışlar elde edeceğimizi anlatmıyorlar. "Bilgi" edinmekle yaşama öğrenilemez. Nasıl öğrenilir? Önce içimizi özgürleştirerek. Kafamızın, yüreğimizin içini. Oysa, kanunlar çıkararak ya da yasaklayıcı kanunları kaldırarak özgür olacağımızı sanıyoruz. Mal mülk sahibi olunca, toplumun bizden istediği davranışları "görünüşte" yerine getirince, köşe dönme becerisini elde edince mutlu olacağımızı düşünüyoruz. Hiç sığ insandan mutlu insan olur mu? Yüzeyselliğin, kabalığın, basmakalıplığın, cehaletin mutluluğu mu olur?
    Çağımız, yaşayamadan ölenlerin çağı. Paradoksal bir biçimde: Tıp gelişiyor, insanın biyolojik ömrü uzuyor; hastalıklara çareler, geçmişe oranla, daha fazla bulunuyor. Bilim daha fazla bilgi sunuyor; teknoloji inanılmaz hızla üretiyor. Bütün bu olumlu olması gerekirken kanunları kaldırarak özgür olacağımızı sanıyoruz. Mal mülk sahibi olunca, toplumun bizden istediği davranışları "görünüşte" yerine getirince, köşe dönme becerisini elde edince mutlu olacağımızı düşünüyoruz. Hiç sığ insandan mutlu insan olur mu? Yüzeyselliğin, kabalığın, basmakalıplığın, cehaletin mutluluğu mu olur? Çağımız, yaşayamadan ölenlerin çağı. Paradoksal bir biçimde: Tıp gelişiyor, insanın biyolojik ömrü uzuyor; hastalıklara çareler, geçmişe oranla, daha fazla bulunuyor. Bilim daha fazla bilgi sunuyor; teknoloji inanılmaz hızla üretiyor. Bütün bu olumlu olması gereken bu gelişmeler, insan mutsuzluğunu, yaşayışındaki tatsız tuzsuzluğunu gideremiyor.
    İnsan içinde taşıdığı "derinliği", "olağanüstü" potansiyelini unutmuştur da ondan. Yaşadığımız anlardaki sonsuzluğu göremiyoruz. Toprağımızdaki bilgeliği, umutlarımızdaki gökyüzünü, düşünmemizdeki ateşi kavrayamıyoruz. Hiçbirimiz "olduğumuz kadar olmaya" mahkûm değiliz. Yaşamak bir imkandır. Çok azını gerçekleştirebiliyoruz. Kendimizi, hayatımızı oluşturamıyoruz.
    Sabah, penceremize vuran gün ışığına umutla bakarak, içimizdeki derinliği, içimizdeki kâinatı keşfedip güne başlamak: Hayatın can suyuyla beslemek beklentilerimizi. Yeni yepyeni insan olmaya çabalamak. Çabalayın. Olursunuz.
  • Bilim ve Teknoloji

    Bilim, bilgi pınarım,
    Teknolojiyle varım.
    Çağı yakalayarak,
    İnsanlığa sunarım.

    Teknikle çalışalım,
    Zamanla yarışalım,
    İstençle ve coşkuyla,
    Zirvede buluşalım.