• 2000’lerin başında çok satan bir kitap söz konusu edildiğinde iyi edebiyat olup olmadığı konuşuluyordu; şimdinin çok satanlarının edebiyat olup olmadığını tartışıyoruz… Ama sonuçta bu kitapların da çokça seveni, okuyanı var… Bunu gözardı edebilir miyiz, “edebiyat değil” diyerek geçebilir miyiz?

    Niye böyle oldu? Ve yeni tür yazın ve bu ekonomik şartlarda yayıncılık nereye doğru gidiyor? Akademisyen, yazar, eleştirmen ve sektörün bu alanda deneyim sahibi yayıncılarına sorduk… Baştan ipucunu vereyim, birden fazla katil var; sosyal medya en çok kurşun sıkanı! İşte Tayfun Atay, Semih Gümüş, Ümit Alan, Metin Solmaz, Yelda Cumalıoğlu, Cem Erciyes, Vedat Bayrak, İhsan Yılmaz ve Berbat Edebiyat ekibinin zihin açıcı gözlemleriyle yeni dönem yazarlığı ve yayıncılığı…

    ‘Yayıncılık sektörü algoritmayı keşfetti’

    Yazar Ümit Alan.
    Yazar Ümit Alan, yeni tip ‘çok satan yazına’ bir isim koyuyor: Kitap benzeri ürün. Alan, “Her okuma, prestijli okuma değildir” tezini de ortaya atarak yayıncılık dünyamızın geleceğine fener tutuyor.

    Ben bu kitapları, yayıncılık sektörünün algoritmayı keşfi olarak yorumluyorum. Başka bir deyişle, yapay zekânın editörlük mesleğini ele geçirmesi. Bu kitapları yazan insanlar, genellikle dijital medyanın algoritma düzeninde öne çıkmış insanlar. Milyonlarca iletinin içinde kendilerine alan açmışlar. Peki hangi kalite kriteriyle? Tabii ki algoritmanın kalite kriteriyle. O da nedir, çok beğeni alması, çok paylaşılması yazarına takipçi getirmesi vs.

    ‘Yorum yazarsın: Kendi kaybeder. Bak kitap ismi de çıktı’
    Facebook listemizde bazı arkadaşlarımızın iletilerini daha çok gördüğümüzü fark etmişizdir. Bunun nedeni basit; ya çok beğeni almıştır ya da biz daha önce onun iletilerini çok beğenmişizdir. Dolayısıyla Facebook da bizi onu daha çok gösterir ki, timeline’da da daha fazla vakit geçirelim, Youtube’a vs. kaçmayalım. Buranın ruhuna göre harmanlanan kitapların da çok satması tesadüf değil o yüzden. Düşün ki, yakın arkadaşın Emel ilişki durumunu değiştirdi. Hemen altına bir yorum yazarsın yani: “Kendi kaybeder.” Aaa bak kitap ismi de çıktı.

    ‘Editör çalıştırmayan yayınevleri var’
    Klasik yayıncılıkta geçerli olan algoritma bu değildi. Editörün süzgeci denilen bir şey vardı. Bu da yayıncılık piyasası tarafından genel geçer kriterlerle oluşurdu. Bu kitaplar vesilesiyle bu işi dijital medyadaki algoritmalara teslim ettik. Yayıncı açısından iyi geri dönüşleri de oldu. Düşünün ki, editör çalıştırmayan yayınevleri bile var. Biliyorlar ki, algoritma kime nasıl ulaşacaklarının yolunu zaten çizmiş.

    ‘Okumanın prestijli dünyasına girdiklerini düşünüyorlar’
    Bence bu kitapları alan bir okur potansiyeli hep vardı ama bunlar ya az kitap alıyordu ya da hiç kitap almıyordu. Bu kitaplarla birlikte bu okurlar da kitap okumanın prestijli dünyasına girdiklerini düşünüyorlar. Çünkü öteden beri kitap okumak, ne olursa olsun prestijli bir iş olarak görülmüştür.
    Yabancı turistlerin plajda kitap okumasına filan böyle imrenerek bakılır. Birkaç yıl önce yabancı turist ağırlıklı bir plajda okunan kitaplara bir alıcı gözüyle bakayım dedim, “O my god?” yani. Evet okuma kültürü var da ne okuyor? Saçma sapan şeyler. Biz de bu aşamaya kendi yöntemimizle vardık demek ki. Metroda kitap okuyacak ama kitabın ismi “Sen gittin ya ben lahana dolması yapıp konu komşuya dağıttım” olacak. Kitap da her sayfaya bir laf sokmalı cümle denk gelecek şekilde gidecek.

    Kitap okumak her şartta iyi midir?
    Bence kitap okumanın her şartta iyi bir şey olduğu ön yargımızı gözden geçirelim. Kitap tercihi pekala akıllı telefonda hangi sitede vakit geçireceğinin tercihi gibi bir şey olabilir artık. Kuantumla ilgili makale de okursun, eski sevgilini de ‘stalk edersin’ (gözetlersin). Biri eski sevgilisini stalk edip laf sokmalı kitap yazarsa onu da alırsın.

    ‘Kitap benzeri ürün’
    Bu durum, kaliteli edebiyatı yok etmeyecek ama kendi niş alanına çekecek. Eskiden kötü edebiyat best seller olurdu ama bu kötü edebiyatın bir süre sonra okuruna yetmeyeceğine ve iyi edebiyat için de potansiyel okur yaratacağına dair bir umut verirdi.

    Bu kitapların iyi edebiyat dediğimiz şeye okur kazandırma şansı yok. Tesadüfen belki. Hani sucuk dediğimiz şeylere sonradan yasal olarak “ısıl işlem görmüş sucuk benzeri ürün” denmeye başladı ya. Bu kitaplara da “kitap benzeri ürün” olarak bakmak lazım. Alıcısı var mı? Var. Algoritmayı karşılıyor mu? Karşılıyor. Bunların olması halis kasap sucuğunu bitiriyor mu? Bitirmiyor. Entelektüel sermayesi yüksek olan da kasap sucuğuna gidiyor. Peki entelektüel sermaye neden bu kadar düştü derseniz, onun cevabı yayıncılarda değil, eğitim sisteminde.

    İyi edebiyatın her zaman alıcısı olacak ‘ama’…
    Tehlike şurada; algoritma dediğimiz şey, insanları kendi güncel beğenilerinin kölesi olmaya doğru götürüyor. Yeni bir şeyler keşfetmelerinin önünü kapatıyor. Bu açıdan biraz endişe verici buluyorum ama iyi edebiyat ve iyi kitabın da her zaman alıcısı olacağına inanıyorum. Spotify’a aboneyken, Apple Music’e aboneyken gidip plak da alıyorum sonuçta.

    Kitap okumanın ve kitap yazmanın niteliğinden bağımsız bir şekilde prestijli bir iş olduğu inanışı bu enformasyon yağmuru altında aşınacak ve sonuçta geriye sadece kağıda basılmaya değer bulunan prestij kitapları kalacak bence. Bu kadar çeldiricinin olduğu bir âlemde kitap okumanın “ana akım” olarak pek sürdürülebilir olduğunu düşünmüyorum. Butik bir iş olarak yeniden şekillenecek bana kalırsa. Eskiden kitap okumaya oturduğumda bunun tek rakibi televizyondaki b sınıfı film oluyordu ve bunu pek sallamıyordum. Şimdi video oyun var, Netflix dizisi var, Instagram’da story takip etmek var, komik video izlemek var, var oğlu var. Ben yine de kitap okuyorum ama benim gibiler baz alınırsa sonu iyi olmaz. Netflix CEO’su ne diyordu “Uyku da rakiplerimiz arasında.” Şimdi yayıncılık sektörü düşünsün.

    ‘Artık kitaplar da ekran gibi…’

    Prof. Dr. Tayfun Atay.
    Sosyal antropolog, yazar Tayfun Atay, yeni tip yazına ‘kitap simülasyonu’ adını veriyor ve irili ufaklı ekranlarla çevrildiğimiz bu ‘Meşhuriyet Çağı’nda kitapların da ekranlara benzetildiğini söylüyor. Yazarın kitabının kapağına kendi fotoğrafını koyması konusunda da tavrı net: Bu bir utançtır.

    Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de görsel kültürün içerisinde yoğrulan, seyre gark olmuş, seyre batmış bir insanlık hâli var. Gençlerimiz de buradan çıkıyor. 2000’de doğanlar karşımızdalar. 90’larda doğanlar yetişkin oldular. 80’lerde doğanlar neredeyse genç-yaşlı olarak karşımızdalar. Bunların hepsi okuma takati daha az olan bir kuşak olarak ortaya çıktılar.

    Kitap da bir ekonomi. Matbaa kapitalizmi, 16. yy’dan itibaren karşımızda. Yüzyıllarca insanlar tuğla gibi kitapları okuyarak hayatlarına bir anlam kattılar. Gündelik hayatı da belirleyen bir üründü kitap. Hayatın öznesiydi. Yazılı kültürün olduğu bir dönemde özne kitaptı.

    Görsel kültürün hayata hâkim olduğu bu dönemde ise özne ekran. Ve şimdi kitaplar ekran gibi. Koca bir sayfada spotvari bir söz, bol miktarda görsel, illüstrasyon… 150 sayfalık bir kitapta cümlenin ya da yazının hükmü yok. O aslında ekranın kitap formunda karşımıza çıkması. Bir boyutu bu, ama sadece bu değil.

    ‘Bunlar kitap değil, kitap simülasyonu’
    Türkçe’ye ne diye çeviriyoruz edebiyatı, yazın! Edebiyat yazındır. Sözcüklerin harflerin içerinde kurduğumuz, sözcüklerin içerisine çekip bizi alan, Alaaddin’in sihirli lambasına dokunduğumuzda çıkan cin gibi, bambaşka dünyalardı. Bugün o dünyaların karşılığı, 90 yıllardan itibaren, yeni medya teknolojilerinin hayatımıza girmesiyle birlikte görselliktir. Kitabımdaki başlık gibi “Görünüyorum o hâlde varım” dünyası. Şimdi görünüyorum, görüyorum, izliyorum… Bütün bunların içerisinde yer aldığı dünyada, burada Baudrillard’ın simülasyon kuramına vurguda bulunalım; aslında bunlar kitap değil, kitap simülasyonu.

    ‘Bu illüzyonu kullanan simsarlar, akademisyenler var’
    İnsanlığın elbette bir müktesebatı, bir kültürel mirası var. Okumak bir kültürel miras. Hâlâ kitaptan söz ediliyor. Hâlâ siyasetten tut, kültürel kurumlar, ana babalar, kitabın edeple ilişkisini kuruyor. Rafine ya da sofistike insan olmak açısından, iyi, güzel insan olmak açısından kitabın bir koşul olduğu bir kültürel mirasımız olarak var; kitap hâlâ mevcut. Ama insanların gerçek kitapla ilişki kurmaları çok zor, mümkün değil. 90’lardan itibaren bu memlekette de görsele gark olduk. Ve onun içerisinde bir gösteri çağının parçasıyız. Gösteri çağı, düşünce çağı olarak adlandırılan kitabın aşıldığı yerde ortaya çıkıyor. Kitap da hâlâ varlığını sürdürüyor. Ama nasıl? Bir, endüstri olarak varlığını sürdürüyor. İki, kültürel sermaye olarak varlığını sürdürüyor. Hâlâ insanlar D&R’lara gidip kitap karıştırma hevesindeler ama aslında gerçekten kitap diyebileceğimiz ürünlere takati yok insanların. O yüzden bu kitapları alıyorlar. Bunlar simülasyondur. Yani kitapmışçasına, okumakmışçasına bir eylemin içerisinde, bir anlamda kendince katarsis yaşıyor, kendini rahatlatıyor.

    Öbür türlü gerçek bir edebiyat bir ürünü alsa bir iki sayfasını karıştırıp sıkılıyor ve bırakıyor. En azından gevşek dokulu, kitap formunda bol miktarda görseli önceleyen ürünlerle kendince bir ilişki kurduğunu sanıyor insan. Bu bir illüzyon. Yanılsama. Bunu bilerek de hareket eden simsarlar var, akademisyenler var, kariyer koçluğu yapan insanlar var.

    ‘Yazarın kapağa kendi fotoğrafını koyması utançtır’
    Ekranda kendisini gösteriyor ve kabul görüyor. Sonra kapağına kendi fotoğrafını bastığı kitapla çıkıyor. Bana sorarsan, bir yazarın yazdığı kitabın kapağına kendi fotoğrafını koyması utançtır. Yazarı yazar yapan isimdir.

    Görüyorsun, yazar görüntüsüyle yazar oluyor. Düşüncesiyle ya da birikimiyle değil. E şimdi böyle bir insalık hâli çıktı ortaya. Kitapla kurduğu ilişki zayıflamış, uzun soluklu okumalara takati olmayan.

    ‘Kitap ağır değil bir tanem, sen hafifsin’
    Kendi öğrencilerimde görüyorum bunları. Rahmetli Ünsal Oskay, son dönemde bir özel üniversitede ders verdiğinde çocuklara kitap öneriyor. Ama hani dediğim tarzda, çocuk kitaba giremiyor, dalamıyor. Kitabı hacimli gördüğü zaman, sözcüklere de geçiş imkânı bulamadığında bunalıyor. Oskay, “Niye kitabı okuyamadınız?” diye sorunca “Çok ağır hocam” demiş bir tanesi. Hocanın cevabı “Kitap ağır değil bir tanem, sen hafifsin” olmuş. E böyle bir toplum çıktıysa, kitap karşısında çok hafif bir kuşak çıktıysa, kitap da kendini bu kuşağa ayarladı. Bu da bir arz talep meselesi. Bugün bu noktadayız. Bunu inan eleştirel mahiyette de söylemiyorum.

    Şehirli, burjuva yaşam biçimini sürdüren, beyaz yakalıların içinde bile bu sözünü ettiğimiz rağbet daha fazla. Kimsenin uzun soluklu ilişki kuracak takati yok. Hepimiz ekrana endeksli yaşıyoruz. irili ufaklı ekranların hayatın öznesi olduğu bir toplumda kitap da ekrana benzeyecektir. Bu görüntü onun sonucu.

    Şimdiki romanların diline bakarsak eğer…
    Edebiyat neydi? Rafine insan var etme çabası bir yanda da edebiyat. Edep ilişkili. Bugünün dünyası öyle bir endüstriyel ki. Entellektüeli ‘entel’ diye ayağa düşürülüp, dalgaya vurulduğu bir ortamda… Edebiyat ürünlerinde sözünü ettiğimiz çaydı, menemendi, adam gibi adamdı, bu türden sözcüklerin öne çıkması patlaması gayet doğal.

    Roman diye karşıma çıkan pek çok ürüne bakıyorum; dil kullanımı çok aşağıda. Ne bir Vedat Türkali’yi bulabiliyorsun, ne Yaşar Kemal’i… Oğuz Atay’ı mesela, imkânsız ya… Bulamıyorsun. Baktığın zaman genç insanlar roman yazıyorlar. Zaten en kaliteli olanında bile bundan 30 yıl öncesinin edebi dilini, daha gerilere gidelim bir Tanpınar… Bugün mesela Ahmet Hamdi Tanpınar’ı okuyamayacak çocuk nasıl roman yazabilir ki. Şimdi artık kurslar var. Yaşar Kemal kursa mı gitti! Bu zanaatkârlıktır. Endüstriyel değildir ki yazarlık. Edebiyat endüstriyel değildir. Zanaatkârhane bir şeydir bu. Elbette bir takım teknikler geliştirilir; okumadan olmaz, eğitim almadan olmaz ve içinde varsa çıkar. Fakat bunu endüstriyel olarak hiç bir alt yapısı olmadan, belki hayal gücü güçlü ama hiçbir alt yapısı olmadan yazıyor çocuklar. Çünkü roman yazarı olarak, orada da bir kredi bulmak söz konusu oluyor. Şimdi bütün bunlar art arda geldiği zaman, bugünkü insanlık hâlimiz, Türkiye coğrafyasında karşına edebiyat diye bu ürünleri çıkartıyor.

    ‘Yoksullaştıkça yoksullaşacağız’

    Eleştirmen Semih Gümüş.
    Eleştirmen, yazar, yayıncı (Notos Kitap) kimliğiyle tanıdığımız Semih Gümüş, önce sorunu ve nedenlerini tespit ediyor ardından da yayıncılığın geleceğini öngörüyor… Okuyucunun da omuz vermediği bir hâl, pek de iç acıcı görünmüyor.

    Kitap ve dergi yayıncılığının yaşadığı sorunların geçen yıllara göre kat kat artmış oluşu kimleri ilgilendiriyor, bunu merak ediyorum. Küçük, epeyce küçük bir okur kitlesinin yaşadığımız sorunlara duyarlı olduğu kuşkusuz. Ama dedim ya, küçük bir çevre bu. Gene okur olup çoğunluğu oluşturanların kitapların yayımlanma güçlüklerine ve buna bağlı olarak fiyat artışlarına karşı olumlu bir yaklaşımı olduğunu görmüyorum.

    Sosyal medya önümüzde. Yayınevlerinin kitaplarının fiyatlarını artırmak zorunda olduklarını açık yüreklilikle okurlarıyla paylaşan açıklamalarına karşı yazılanlara bakınca, durumun böyle olduğu görülüyor. Okur, yayıncının derdine ortak olmak istemiyor.

    Peki okurun yayıncıyla aynı kaderi paylaşması gerekir mi? Bana kalırsa, gerekir. Ben kendimi yayıncı ve yazar olmaktan önce okur olarak görüyorum. O zaman bu sorunları anlamalı ve ona göre davranmalıyım. Bu ülkenin yaşadığı felaketi anlamak, ona karşı bir duruş almak zorundaysam, kitap yayıncılığının sorunları beni de ilgilendirir. Kültür hayatımızı zenginleştiren yayınevlerine destek olmak için küçük katkılar yapabilirim.

    ‘Beş yıl öncekinden yüzde 200 fazla ödemek gerekiyor’
    Okuma alışkanlığı olmayanlar bile artık öğrendi ki, şu sıralarda kitap yayımlamak bu ülkedeki en zor işlerden biri. Nedeni, ekonomik çöküş ya da döviz krizi. Döviz bugün beş yıl öncekinin 3,3 katına çıkmış. Kitapların bütün girdileri ithal olduğuna göre, maliyetleri de bu kadar artmıştır. Üstelik Türkiye’de yayımlanan kitapların yüzde 51’i çeviri. Demek ki yayımlanan kitapların çoğunun yayın haklarını almak için de beş yıl öncekinden yüzde 200 daha çok para ödemek gerekiyor.

    Peki bu durumun sonuçları neler olacak?

    Her şeyden önce, yayınevleri yerli yazarların telif kitaplarını yayımlamaya daha yakın duracak.
    Yayımlanan kitapların sayısında azalma olacak.
    Kitap ve dergi fiyatları artacak.
    Pek çok yayınevi, özellikle büyük yayınevleri artık çoksatan kitaplara öncelik verirken nitelikli kitaplardan uzak duracak.
    Yeni ve genç yazarların kitaplarını yayımlaması zorlaşacak.
    Ve bütün bunlar yoksullaşmış kültür hayatımızı biraz daha yoksullaştıracak, topyekûn büyük bir nitelik kaybı yaşanacak.
    ‘Aforizmalardan kotarılmış kitaplar öne çıkacak’
    İşte kitabevlerinin çok satan kitaplar bölümlerinde, nitelikli kitaplar yerine, edebiyat dışı alanlardan, bir bölümü kolayca kotarılmış, cilalı sözler ve aforizmalardan oluşan kitaplar daha da öne çıkacak, onların yeri değişmeyecek.

    Bunda editörlerin dahli yok. Asıl olan yayınevinin patronunun ne istediğidir. Üstelik bu kitapların alıcısı olacak yüzbinlerce okur da ortada bulunuyorken. “Biz bunları değil de, nitelikli edebiyat ve kültür kitapları istiyoruz” diyen okurların sözlerini duyurabilecek bir çoğunluk oluşturduğunu sanmıyorum. Kitapçılarda, kitap fuarlarında, sokaklarda yaşayan yayıncılar ve editörler bunun böyle olduğunu görüyordur.

    ‘Okumalar kısa, anlamsız ve dağınık’

    Yayıncı Metin Solmaz.
    Yazar ve yayıncı (Ağaçkakan Yayınları) Metin Solmaz’a göre, kitabın ve okumanın içeriğiyle birlikte okurun kitapla tanıştığı mecralar da değişti, kitap eklerinin, dergilerin etkisi de azaldı. Peki ya kitapçılar? Onların oyuncakçı ya da marketten ‘hâllice’ bir durumda olması konuşulmalı…

    Liberalleşiyoruz, batılılaşıyoruz. Eskiden daha dar ve kapalı bir okur vardı Türkiye’de. Hem birbirlerini tanırlardı, hem de kitap alma sâikleri farklıydı. Misal dergiler çok etkiliydi. Elinde Nokta dergisi listeleriyle alışveriş yapanlar vardı. Cumhuriyet Kitap bir kitabı kapak yaptı mı o hafta ikinci baskıya girilirdi. Bizim bir kitabımız Cumhuriyet Dergi dâhil neredeyse bütün kitap dergilerine kapak oldu; üç yılda 1000 adet satışa erişemedik. Bugün bu dergilere uğramadan onuncu baskısına giren bir yığın kitap var.
    Şimdi sosyal medya çok etkili.

    Ayrıca insanların daha çok okudukları kesin. Hem daha fazla okur var hem de kişi başına okuma miktarı arttı. Lakin okumalar kısa kısa, büyük ölçüde anlamsız ve darmadağın. Hâl böyle olunca kitaplar da, ona benziyor tabii.

    ‘Takip ettiğine yakın kitap okumak’
    Önünden gün boyu Twitter, Facebook yahut Instagram postları akan birinin oturup ince ince Suç ve Ceza okumaya vakti yok tabii ki. Sosyal medyada aynı anda pop yıldızlarını, politikacıları, zibidi fenomenleri, arkadaşlarını ve bakkalını takip eden ve hasımlarını stalklayan, haberleri listelerden ve slideshowlardan takip eden birinin 1000 sayfa boyunca Raskolnikov’un suçlu olup olmadığına kafa yorması beklenemez.
    O da gidip takip ettiğine yakın kitaplar okur tabii.

    ‘Kitapçılar bir çeşit BİM oldu’
    Son olarak; kitapçılar da değişti. Ben 1990’larda Ankara’da İletişim Kitabevi’ne gider, Erhan’a “Yahu bir kitap vardı kahverengi, şu kalınlıkta, kapitalizmle ilgili” derdim ve Erhan bana kahverengi ve o kalınlıktaki kapitalizmle ilgili bütün kitapları getirirdi. Açık hesabım vardı. Aldığım kitaba göre değil cebimdeki paraya göre ödeme yapardım.

    Şimdilerde Erhan memleketin en güzel kitabevi olan Karanfil’deki bir dönümlük Dost Kitabevi’nin başında ve işler çok değişti. Üstelik Dost türünün son örneği. Artık oyuncakçı gibi zincir kitabevleri var. Ellerindeki excel sheet’te kitapların adlarına değil hareketlerine bakarak alışveriş yapıyorlar. Çok az çeşitleri olmasına rağmen kitapların yerini bilgisayara bakmadan bulamıyorlar. Yüz ve tavırlarında herhangi bir kitapla aşk yaşayabileceklerine dair bir emare yok. Bugün bir zincir kitapçıdan kitap almakla internetten kitap almak arasında bir fark yok.

    Kitap alışverişi kitaba dokunmakla ilgili olduğu kadar mekânla, insanla, ortamla, pek çok şeyle ilgilidir. Snob bir cümle olacak ama Avrupa’ya her gidişimde kitapçı gezer oldum. Buradakiler bir çeşit BİM oldular çünkü.

    ‘Çok satan kitaba ‘Bu nasıl edebiyat’ demek cahilliktir’

    Yayıncı Yelda Cumalıoğlu.
    Kitabevlerindeki ‘çok satanlar’ bölümlerinde, ‘En çok kazanan yazarlar’ listelerinde mutlaka Destek Yayınları’ndan birkaç yazar var. Yayınevinin sahibi Yelda Cumalıoğlu’na “Çok satmanın, sattırmanın bir formülü var mı?”dan, kapağa konulan yazar fotoğraflarına pek çok soru sordum. Cumalıoğlu, “Kolay okunan kitap çok satar demek, bir noktada okuru küçümsemektir” diyor.

    Açıkçası çok satanların genel geçer bir reçetesi yok. Ama hiçbir başarı kendiliğinden değildir. Ortada çok satan bir kitap, yazarı ve o kitabı çok sattıran bir yayınevi var demektir. Mesele öngörmek, risk almak, denemek ve zekice hamlelerle ilerlemektir. Bunun için ayrıca kendinizi sürekli güncelleyebiliyor olmanız gerekir. Sokağın, halkın, toplumun, okurun dinamiklerini yakından takip edebiliyor olmalısınız. O yüzden sabit bir reçete yok diyorum. Her projede yenilenmek zorundasınız. Bir kitabın çok satmasını sağlayan dinamikler aynı yazarın ikinci kitabında çoktan değişmiş olur.

    ‘Hayatında hiç kitap almayanlara da odaklanıyoruz’
    Sadece düzenli olarak kitap satın alan kitleye odaklanmıyoruz. Hayatında hiç kitap satın almamış olanlara potansiyel okur gözüyle bakarak, hedefimizi kitap okumayanlara da yönelterek alternatif alanlar yaratmaya çalışıyoruz. Destek Yayınları olarak biz Nobel edebiyat ödülü almış yazarın da kitaplarını yayınlıyoruz; popüler, eğlenceli her kesimin severek okuyacağı kitapları da… Bir yayınevi demek sadece edebiyat eserleri basan bir kurum demek değildir. Tabii böyle yayıncılar da var, saygı duyuyoruz. Bizim yelpazemiz çok geniş. Edebiyattan, politik araştırmaya, dinden, hobi kitaplarına, psikolojik ve sosyolojik eserlerden bilime, güncelden popüler eserlere kadar. Okuma alışkanlığının farklı türlerdeki kitaplarla çeşitlenmesinde öncülük ettiğimizi söyleyebilirim. Ayrıca alışılagelmiş olanı, geleneği ve yerleşik kültürü ne kadar çok sevsek de alışılmamış, denenmemiş, yapılmamış, göze alınmamış yeniliklere de cesaret edebilen ve bunu iyi yöneten bir yayıneviyiz. Sektörde pek çok yayınevine bu açıdan ilham olduğumuzu sanırım kimse inkar edemez.

    ‘Pop müzikle klasik müziği karşılaştırmak kadar abes’
    Edebi eserlerle çok satan eserleri birbirinden ayırmak gerekir. Her çok satan edebi eser değildir ama edebi eserler de çok satanlar listesine girebilir. Çok satan bir kitaba “Bu nasıl bir edebiyat” demek ise cahilliktir. Bir futbol kitabı da çok satabilir, edebi eser olmasına gerek yoktur. Bugün birçok eleştiride çok okunan kitaplara ilişkin ‘kötü edebiyat’ diye taşlama var ki, bu çok yanlış. Her kategori kendi içinde değerlendirilmeli, karşılaştırılmalı. Edebi bir eserle, edebi olmayan bir eseri karşılaştırmak, pop müziğe kötü klasik müzik demek gibi abes.

    ‘Kapakta yazar fotoğrafı meselesinde ikiyüzlüyüz’
    Her kitap özeldir. Her kitabın oluşumu da stratejisi de farklıdır. Bazı kitaplarda yazarın fotoğrafını kullanmak doğru hamledir, bazılarında değildir. Biraz iki yüzlüyüz. Hem kitap okumanın bizi özgürleştirdiği sloganları atıyoruz diğer yandan tutuculuk yapıp, kapakta fotoğraflarını kullananları eleştiriyoruz. Yaşadığımız çağın koşullarını değiştiren faktörlerden biri de teknoloji biliyorsunuz.
    Sosyal medya okur profilini de beklentilerini de etkiliyor. Bazı yazarların kitaplarından önce okurları oluşuyor. Sosyal medyada ya da internet ortamında paylaştıkları yazılarıyla kalemlerini bir kitleye kabul ettiriyorlar zaten. Bu yazarlar hem kalemleriyle, hem görüntüleriyle bir okur kitlesi edinmişler kendilerine. Dolayısıyla kitaplarında da kalemlerini ve görüntülerini kullanmalarının bir sakıncası yoktur sanırım… Ben kendi son kitabıma eğlenceli bir resmimi koydum ve hata yaptım. Yazılarım daha felsefiydi, mutlu ve eğlenceli bir kapağın da ağırlığı temsil edebileceğini düşünmüştüm, amacım ters köşe yapmaktı, yanıldım.

    ‘Yazar ulaşamadığı okur yüzünden başarısız sayılamaz’
    Komparatistik, yani karşılaştırmalı edebiyatta, romanı sadece estetik açıdan değil, siyasi tarih, ekonomik tarih, kültürel yapı ve felsefe üzerinden de inceleyebilirsiniz. Demek istediğim edebiyat sonsuz bir derya. Önemli olan sizin kıyıda mı yüzdüğünüz, derinlere mi açıldığınız…

    Bilgi düzeyiniz neyse, edebiyata da o düzeyden yaklaşırsınız ancak. Tabii ki her okurun beklentisi farklı. Bir roman her seviyeden okurun ihtiyacını karşılayamaz. Bu beklenti içinde olmak kitaba da, yazarına da haksızlık etmek olur. Yazar, ihtiyacını karşılayabildiği okura ulaşmışsa ulaşmıştır zaten. Ulaşamadıkları yüzünden başarısız sayılamaz.

    ‘Kolay okunan çok satar demek okuyucuyu küçümsemektir’
    Bir kitabın çok satması için kolay okunuyor olması tabii ki yeterli değil, hatta kriter de bu değil. Kolay okunan kitap çok satar demek, bir noktada okuru küçümsemek olur ki, bu bana çok ama çok yanlış geliyor… Okurun zekâsına güveneceksiniz. Tercihlerine saygı duyacaksınız. Çok satan kitaplar elbette okurun beklentisini bir noktada da olsa karşılayabilen kitaplardır. Bu yüzden okurun yakından takip edilmesi gerektiğini söylüyorum sürekli. Çok satan kitaplarda fark yaratan şey sadece fikir değildir, o fikre nereden bakıldığı ve nasıl yorumlandığıdır işin rengini değiştiren. Ayrıca yazarın kişisel potansiyeli de çok önemlidir. Okur edinme ve okurunu koruma becerisi olan yazarlar, elbette daha fazla öne çıkıyorlar.

    ‘Bildiğimiz edebiyat zararlı çıkacak’

    Yayıncı Cem Erciyes.
    Doğan Kitap’ın Yayın Yönetmeni, gazeteci Cem Erciyes’e göre de sosyal medyanın bu durumdaki rolü büyük; zararda olansa iyi edebiyat.

    Türkiye’de çok satan profilinin değiştiği bir hakikat. Listelere hâkim olan kitapların iyi edebiyat olup olmadığı hep tartışılırdı ama şimdi edebiyat olup olmadığı tartışılıyor. Sözünü ettiğimiz deneme ve kısa roman, öykü arasında salınan kitaplar. Yazarları çoğunlukla sosyal medyada başarı kazanmış, büyük takipçi kitleleri olanlar arasından çıkıyor. Tabii ki Türkiye’de okurun kitapla, okuma, yazmayla olan ilişkisinde yeni bir sayfanın habercisi bir tür bu. Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla, orada okuyup yazma, hatta orada ‘yaşamayla’ epey alakalı bir gelişme… Çarpıcı ifadeler, kısa ve alıntılanabilir cümleler, bu sözleri öne çıkartan grafik düzenleme bu kitaplarda sık sık karşımıza çıkıyor.

    ‘Bu yeni türü anlamaya çalışmak lazım’
    Türkiye’de popüler olanla olmayan arasında tercih yapmayı, çok satan kitaplarda uzak durmayı 2000’lerin başında tartıştık, bitirdik; çok eski bir alışkanlık olarak geride bıraktık. Dolayısıyla bu yeni türü de anlamaya çalışmak gerekiyor sanırım.

    Tabii bildiğimiz edebiyat okuruna asla hitap etmeyen kitaplar bunlar. Bu yeni çok satan furyasından da en çok o ‘bildiğimiz edebiyat’ın zararlı çıkacağını söyleyebiliriz.

    Özellikle içinde bulunduğumuz kriz döneminde, okuru gittikçe azalan iyi edebiyattan yayıncılar daha da uzak duracak, ya da basamaz hâle gelecek, çok satma potansiyeli yüksek bu tür kitaplara doğru bir koşuşturmaca başlayacak ve benzer kitapların sayısı daha da artacak gibi görünüyor.

    ‘Yayınevleri ‘Ünlüysen gel’ mantığına yöneldi’


    Twitter’da ‘Ben Edebiyat Değilim’ başlığıyla paylaşım yapan @berbatedebiyat adlı hesabın yöneticileri ise yakın zamanda parası ve sosyal medyada yüksek takipçisi olan herkesin yazar yerine konulacağı kaygısında…

    Yayın dünyamızda artık dosyalar gözden geçirilirken ‘yazanının takipçi sayısı’ içerikten daha önemli. Yazın, üslup çok mühim değil. “Ünlüysen gel abi” mantığına yöneldi yayıncılık.

    Kocaman puntolar, yavan ama bir şeylerin romantize edildiği bir cümlelik sayfalar. Ve bunları yarım asırlık yayınevleri yapıyor, düşünün. Sıla kitap basıyor, hâli ortada, basan yayıncı ortada. Buna benzer onlarca, yüzlerce örnek var.

    ‘Parası ve takipçisi olan herkes yazar’
    Eğer bu durum devam ederse, parası ve takipçisi olan herkes yazar olarak dolaşacak ortalıkta. Korkumuz bu. Yani Hasan Ali Toptaş da yazar, Tuba Ezici de yazar. Bakın bu iyi kötü ayrımı bile değil. Ayıp bu, ayıp. 
Dağıtım ve erişilebilirlik konusuna değinecek pek bir şey bulamadık. Yani işin sunumundan çok, mutfağı ile ilgileniyoruz. Öyle yapmak zorundayız. Çünkü bunların dağıtılmasından önce, üretilmesi sorun. Derdimiz bu kısımla…

    ‘Yapılan değil, sunuluşu önemli’
    Elbette sosyolojik olarak ele almak gerekiyor bu durumu. İnsanımız üzerine düşünmek gereken konulardan kaçıyor artık. Tüm kollarımızla tüketim toplumu olmaya doğru evriliyoruz. Çoğunluğun anlaması için, vereceğin şeyi olduğun gibi, salt, yalın hâliyle vermen gerek. Anlaşılmak için, kitlelere, toplumun tamamına ulaşabilmek için, kısmen de olsa, şart bir durum bu. Bakın, bu kaygıyı taşıyan herkesin eserleri zamanla evrildi, dönüştü ve daha çok sattı, ilgi gördü. 
Bu sinemamıza da yansıyor, bilimimize de… İnsanların ne yaptığının bir önemi yok artık, bunu nasıl sundukları önemli.
    Misal sosyal medyada öyle insanlar var ki, bir şey gösterme çabalarından başka hiçbir şey göremiyoruz onları seyrederken. Bu tip insanlar alıp okuyorlar işte o kitapları. Instagramdan eski sevgililerine ve kendileri gibi düşünenlere mesaj vermek için.

    Bu kitaplarla hayatları değişenler var mıdır bilemiyoruz. Ne diyelim, iyi ki bu insanlar ‘Suç ve Ceza’ okumuyorlar o zaman…

    ‘Kitap dünyasından star çıkması olumlu olabilir’
    Alfa Yayın Grubu’nun yöneticisi Vedat Bayrak, kitap dünyasındaki değişimi, bir dönem sinema sektörünü kötü etkileyeceği düşünülen dizi patlamasına benzetiyor ve şöyle diyor: “Ama öyle olmadı, hem dizilerin hem sinema filmlerinin kalitesi arttı.”

    Bu durum uzun süredir bekleniyordu; iyi tarafından bakarsak, piyasanın büyümesinin, hatta yayın dünyasının ‘piyasa’dan sektöre dönüştüğünün de bir göstergesi olarak okunabilir. Çok fazla aktör (yayıncı, iştirakçi, yazar, yazar adayı vs) bu sektöre dâhil oldu.

    Sosyal medyanın son 10 senede yarattığı değişim ve dönüşümün de bu gelişmede payı var hiç kuşkusuz. Hepimizin içinden geçerek deneyimlediği bir süreç bu. İyiye de gidebilir kötüye de, bu biraz bize bağlı.
    Okur sayısının, kitap sayısının artışından, edebiyat ve kitap dünyasından starların, popüler isimlerin çıkışından olumlu şekilde etkilenmek ve okuru da etkilemek bizim elimizde. Köhne, kendi içine kapalı, rutin bir piyasa olmadığımızın, her an yepyeni fikirlerin, projelerin ortaya çıkabileceği, hareketli, dünyayla entegre bir sektörün kurulmakta olduğunun da işareti olarak değerlendirilebilir.

    ‘Dizi-sinema konusu gibi… Bunu yapmayan geri kalır’
    Çok satan türleri her zaman değişir, kimi zaman edebiyat ağırlık kazanır, kimi zaman, şu anda da kısmen görüldüğü gibi, bilimsel konular, kişisel gelişim öne çıkabilir. Yayın dünyası da bu değişime, talebe olabildiğince ayak uydurmak zorunda. Tek bir kişinin belirlediği bir süreç değil bu, arz talep meselesi biraz da. Popüler edebiyat dergilerinin varlığı da bunu doğruluyor. Çok eleştiren var ama bir yandan da her gün bir yenisi piyasaya dâhil oluyor, bazıları daha iyi yazarları bünyesinde toplamaya başladı, kalitesini yükseltti. Bunu yapamayanlar geride kaldılar. Dizi sektörü ile sinema arasındaki ilişkiye benziyor biraz da bu. Dizi sektörü patladığında herkes eleştirmişti, “Sinema bitti, film çekilmeyecek artık” diye, ama
    Öyle olmadı, hem dizilerin hem sinema filmlerinin kalitesi arttı.

    ‘Tek okuyucu tipi yok’
    Bu durumun yeni bir okur kitlesi yaratmasından ziyade, az önce dediğim gibi, var olan bir potansiyelin değerlendirilmesi söz konusu. Böyle konuların, kitapların, figürlerin çok satacağı düşünüldüğü için bu kitaplar biraz da hazırlanıyor, projeleştiriliyor. Okur tek tip değil, onlarca farklı okur tipi var, her kitabın okuru, hedef kitlesi farklıdır ve yayıncıların sorumluluğu da bu farklı farklı okur gruplarına uygun yayıncılık yapmaktır. Yalnızca ‘bestseller’ yayıncılığı yaparsanız bir süre sonra işler istediğiniz gibi gitmeyebilir. Diğer okur gruplarının küsmesine yol açabilirsiniz. Bu yüzden dengeli bir politika izlemek, her zevke, bilgi birikimine, estetik düzeye yönelik bir yayıncılık yapmak gerekiyor. En azından bizim yaptığımız ve başarılı olduğumuz politika bu yönde.

    ‘Sosyal medya dengeleri değiştirdi’
    Hürriyet Kitap-Sanat’ın yayın yönetmeni İhsan Yılmaz’a göre, sosyal medya şöhretlerine yapılan kitaplar kitap piyasasının yönünü değiştirdi.

    Kitap yayıncılarının sosyal medyada sıkça görünen, popüler olan insanlara kitap yapmaya başlaması ve bunun çok sattığını görmesi tüm dengeleri değiştirdi. Aralarında iyiler de olabilir, sadece popülerlik nedeniyle satılanı da… Biz hâlâ eski usul iyi edebiyat üzerinden yayın yapmayı sürdürüyor ama bir taraftan da önyargısız, yeni akıma da göz atmayı sürdürüyoruz.


    Kaynak
    https://journo.com.tr/kitap-degil-similasyon
  • “Bilgi Çağı bitti,artık Kavram Çağı’ndayız.Mottomuz ‘Siz de göreceleştirebildiklerimizden misiniz?”
    .
    “İnsanın kendi karakterine dair öngörüleri,riske atılacak şeyler değildir.’Kim olduğunuz’la kumar oynayamazsınız;bunu hep kaybedince hatırlarız...”
    .
    Sonsuz Kule’yi okurken farketmiştim Fulya Özlem’i (kitabın çevirisinde kendisi yer alıyordu ve çevirmenler her daim özel bir önemi hak eder!). Boğaziçi Üniversitesi felsefe mezunu,İngilizce-İspanyolca-Almanca-Fransızca ve Yunanca dillerinde mütercim-tercümanlık yapmakta kendisi, bir de öyle güzel bir sesi var ki..Dinledikçe daha çok dinlemek istediğiniz,naif ve rengarenk.Yayımlanmış kitabı olduğunu görünce de beklentim baştan büyüktü (bazen olur öyle,tanımadan sevdiğiniz,arkadaş gibi hissettiğiniz,ne yapsa yanında olamasanız da arkasında duracağınız kişiler)
    Velhasıl beklentim boşa çıkmadı..Kelimelerin sıcaklığı da sesi gibiydi.Öyküler okur ile sohbet ediyor,gülümsetiyor kimi yerlerde ah çektiriyor..İncinmiş kadınlar da var ama umutsuz kadınlar asla..
    .
    Bir solukta biten ama sarıp sarmalayan sözler..
  • Oysa şimdi, imgenin bireysel bir öznenin ifadesi olmaktan çok anonim tüketim teknolojisinin bir metası haline geldiği postmodern bir kültürde yaşamakta olduğumuz söylenebilir. Bilgi Çağı'nda her zamankinden çok daha fazla dolaylandınlmış yaşamımız günden güne imgelerin, sembollerin, pazarlama ve deneme tekniklerinin manipülasyonu altına girmektedir. Bizim
    zamanımız, diyor Derrida, "doğadan arındırılmış bir zamandır".
  • çok uzun zamandır şiir başka yerde
    bilmiyor bunu kimse bilmiyor bunu kimse!
    söyleyen bile eskiyor daha söylerken
    iletişim çağı bilgi toplumu
    çok imza, çok az kimse
    şiir artık burada oturmuyor
    burada artık kimse oturmuyor
    her şey biraz ilerde
    Murathan Mungan
    Sayfa 89 - Metis Yayınları
  • Thomas Paine'nin hapisteyken yazdığı bir eseri olan Akıl Çağ'ı, içerisinde dini, radikalliği, ayetleri ki birazdan aşağıda örneklerini okuyacaksınız. Bunların üzerinde durmuş, açıklamaya çalışmış ve ortaya kuramlar atmıştır. Kitabın girişinde, 'Bu kitap Amerikan halkı için yazılmıştır.' sözü size ilginç ve kitap içerisinde nedenini sorgulamanıza yaracaktır. Kitap içerisinde çok iyi tespitleri ve analizleri olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Din konusunda bir araştırma, okuma gayreti içerisinde iseniz hemen tedarik etmenizi öneririm. Hatta size şunu açıkça söyleyebilirim, yaşadığı ortam ve koşuldan mı bilinmez ama Hristiyanlığı, Yahudiliği, Ortodoks gibi radikalliğe çok daha ağırlık vermiştir. Müslümanlarla ilgili, sadece ki bu bütün dinleri kapsar; Adem ve Havva'ya değinmiştir. Hz.Muhammed'e değinmiş ama ağır bir eleştri de bulunmamıştır. Oysa bütün peygamberlerin düzenini, oluşum biçimini, üstün özelliklerini gibi birçok konuya da açıklık getirmiştir.

    Felsefe ve Din'in bir arada aktarılması çok daha iyi bir hal almış. Ben daha çok politikacılar ve Müslümandan daha Müslüman kesilen, Hristiyandan daha Hristiyan kesilen, Yahudiden daha Yahudi kesilen ve öyle olduğunu düşünen, olmadığı halde ahkam kesilen aşağlık insanlar üzerine tespitlerini sevdim.

    Farklı bir söz vereyim, Sherlock Holmes filminden:'' Lütfen onu hafife alma, o da en az senin kadar zeki; ama çok daha namussuz.'' Evet, namussuzlar!



    Kitapta bir dikkat çekici konu da, İncil ve Tevrat'tan ayetleri verip birbirini bazen de İncil'i, Tevrat'ı kendi içinde çelişkiye düşürmekti. Mesela iki ayeti karşılaştırınca bunun birer safsata olduğunu söylemekte. Yani çelişkiye düşünce hangisini gerçek ya da güvenilir olduğuna karar veremediği için ki bu son derece doğal. Onun tanımı elde bir kaynağın olmamasından kaynaklı. Kime, hangisine inanacağım? Bu yüzden böylesi bir durumda iki ihtimalin de yanlış ol duğu kanısına varmıştır. Bunu kitabın birçok yerinde görebiliriz, aşırı bir sorgulama ve
    çelişki mevcut. Bu da okuyucuyu hem düşündürmekte hem de yeni fikirler üretmesinde yardımcı olmakta. Bu açıdan
    bakarsak son derece kazanımlı olacağımızı görebiliriz.

    'Matta doğruyu söylüyorsa, Luka
    yalan söylüyordur; Luka doğru söylüyorsa, Matta yalan
    söylüyordur: Birine ya da ötekine inanmak için güvenilir
    bir kaynak olmadığı gibi, ikisine inanmak için de güvenilir
    kaynak yoktur.'
    İsa'nın çarmağa gerilmesi ile ilgili ayetlere gelin bir bakalım.

    Matta:Bu, Yahudilerin kralı İsa'dır.
    Markos:Yahudilerin kralı.
    Luka:BuYahudilerin kralıdır.
    Yuhanna:Nasıralı İsa (Yahudilerin kralı)

    Haksız mı?

    Kitaptan birkaç konu başlığına hitaben, dikkat çekici tespitleri yorum ekleyerek paylaşmak istiyorum.

    Görevler ve Vahiyler

    ''Yahudilerin Musa'sı, Hıristiyanların İsa'sı, havarileri
    ve azizleri, Müslümanların Muhammed'i vardıı; sanki
    Tanrı'ya giden yol öteki insanlara açık değilmiş gibi. ''

    Kitab-ı Mukaddes, Ezra, Yeşeya, Yeremya gibi eski ahitlere ait kitaplardan alıntılara ve hatta birçok sayfada işlemiş ve dillendirmiştir. Bunların yanı sıra, vermiş kitaplardan
    vermiş olduğu ayetleri ki özellikle Kitab-ı Mukaddes'i çok ağır bir şekilde eleştirmiştir.

    Peki nedir bu Kitab-ı Mukaddes? Kısaca bilgi vereyim. Kitabı Mukaddes, İsa’dan önce yaklaşık 15. yüzyıldan başlayarak İsa’dan sonraki yüzyıl sonuna kadar olan bir süre içerisinde yazıya geçirilmiştir. Bu yazılar Tanrı’nın görevlendirdiği insanlar tarafından yine Tanrı’nın kendi Ruhu’yla esinlenerek yazdırılmıştır. Kitabı Mukaddes; tarihsel olaylar, kutsal şiirler, peygamberlik yazıları ve esinlemelerden oluşan kitapçıkların bir araya toplanmasından meydana gelmiştir. Yazılar, dünyanın ve insanın yaratılışından başlayarak, dünyanın son günlerinde
    olacak olaylar ve Tanrı’nın yargısını baştan sona ve belli
    bir düzen içerisinde anlatır. Kitabı Mukaddes, temelde iki
    bölüme ayrılır. İsa Mesih’in doğumundan önce insanlara
    bildirilen Tevrat ve Zebur olarak da bildiğimiz Eski Antlaşma, kitabın birinci bölümünü oluşturur.

    Kitab-ı Mukaddes ile ilgili eleştirisine dair bir örnek vermek gerekirse: ''Tanrı ne kadar yanlış yaparsa
    yapsın bir peygamber hiçbir zaman hatalı olamaz. Bu
    tür saçma bahaneler ve Tanrı'nın bir insan gibi konuşması,
    Kitab-ı Mukaddes'in ahmaklıkla dolu ifadelerinden başka hiçbir şeye yakışmaz.''

    "Birisi sağ yanağınıza bir tokat atarsa, öbür yanağınızı da çevirin. Bu insanın sabır meziyetine düzenlenmiş bir suikasttır ve onu köpek düzeyine indirir. ''

    Dik duruş, umursamama, aşağlama= Korku ve şaşkınlık. Sonuç geri adım.

    Keyifli okumalar.
  • Ocak 2018 çıkışlı bu yeni kitap, internet üzerinden kitap alışverişi yaparken dikkatimi çekmişti. Nedenini bilmiyorum, detaylarını da, arka kapağında yazarın notunu da okumamıştım. Belki kapağı hoşuma gitmişti, ama sanmıyorum. Bu kitabı param bol olduğu için de almadım, neden aldığım hakkında da hiçbir fikrim yoktu. Ama aldığıma değdi, hem de çok değdi. Peki, nedir bu Tanrılar Çağı? Siz, kapağına bakarak almayın diye, bunu yazıyorum. Çünkü bu kitap, kapağı sade, içi dolu bir kitap.

    Oktay Volkan Alkaya yeni bir yazar. Ve ilk kitabı da Tanrılar Çağı. Mükemmel bir başlangıç. Tanrılar çağı, bu sene Gökten Çağrı Aktan tarafından kaleme alınmış Sevimsiz Tanrılar kitabına benziyor, ilk önce onu okumuştum. Yoksa çıkış süresine göre bakacak olursak eğer Sevimsiz Tanrılar, Tanrılar Çağı adlı kitaba benziyor. Benzerlikler güzeldir. Fakat aralarında belirleyici bir fark olması koşuluyla. Sevimsiz Tanrılar, bir kalkınma, uyanma, isyan öyküsünden çok, distopyanın içinden kaçmaya, bulunduğu distopik dünyadan uzaklaşıp gerçekleri daha farklı bir topraklarda bulmak isteyen bir karakterin üzerinden ilerliyor. Belki de hiçbir zaman gerçekleşmeyecek bir hayal peşinde koşan bir roman Sevimsiz Tanrılar daha çok. Tanrılar Çağı ise, biraz daha farklı. Tanrılar çağı, distopyanın ta kendisi. Sevimsiz Tanrılar ile ayrıldığı nokta burası, Tanrılar Çağı'nda distopya bitmiyor, ütopya hayali, zehirli topraklarda ölüyor.

    Vır, vır vır edip duruyorsun, nedir bu distopya onu anlat derseniz de eğer;
    Distopya, ütopik bir dünyanın tersi, ne yani? Ütopya, bugünü değil, geleceği anlatır. Özendirici, isteklendiren bir kavramdır. Genel tanımı ise; gerçekte mevcut olmayan, ideal toplum biçimi anlamına gelir.
    Distopya'da ise baskı dolu bir dünyanın içindesinizdir, yani kitaplardaki kahramanlarımız genel olarak ütopya'yı ararlar bu kitaplarda. Bir geçmiş vardır, güzel olan bir geçmiş ancak ya halkın kararları ya da otoriter baskı ile kahramanımız içinde bulunduğu distopyanın içinde kaybolur. Tanrılar Çağı, bu yönüyle başarılı bir kitap.

    Biraz daha kitap hakkında konuşmak gerekirse, denizde başlayan bir hikaye zehirli topraklarda son buluyor. Uzun zaman önce, eski insanların arasında nedeni hiç bilinmeyen bir savaş çıkmış ve dünyada Güney ve Kuzey toprakları kalmıştır. Batı ve Doğu da vardır, fakat duvar örülmüştür ve duvarların arkasında kalan topraklar "zehirli topraklar" olarak nitelendirilmiştir. İnancı sonuna kadar 'Tanrı' imgesi ile sorgulayan Oktay Volkan Alkaya, kitapta 7 Tanrı yaratmıştır. Halk, inanmaya mecbur olduğunu düşündüğünden hiç sorgulama yapmadan, 7 Tanrı'nın buyruğu altına girmiştir. Sorgulama ve inanç kavramları burada çakışıyor, bariz bir şekilde yanlış olduğunu bildiği halde, bir insan aynı şeye hala nasıl inanabilir? İşte burada devreye inanç giriyor, yazar, kitabın sonuna kadar insanların bir şeye inanmadan yaşayamacağını iddia ediyor. Ki, bana göre doğru.

    Adaletin, insanların uydurduğu kanunlar aracılığı ile sağlandığını biliyoruz. İnsanlar, adaleti kendileri uydurmuştu, tıpkı bir matematik dersindeki herhangi bir formül gibi. Tamamen uydurma bir kanuna bağlı olarak özgür olduklarını düşünüyordu insanlar. Peki, ya kanun olmasaydı? Dünyada kural denen hiçbir şey yok, sanki The Walking Dead gibi, insanlar inanabileceği bir şey bulamıyor, aylak aylak dolaşan diğer insanlara bakıyor. Vicdan da burada devreye giriyor. Eğer kanunlar olmasaydı, vicdan olur muydu? İnandığımız şeyler, içimizi de değiştirebiliyor, yok edebiliyor. Bunu, kanunları uydurduğu gibi engelleyebilir insan, ama yazarın da söylediği gibi: "İnsanlar, hep bir şeylerin boyunduruğu altında yaşamışlardı. Krallar, siyasetçiler, aile büyükleri, din adamları, patronlar, müdürler, ev sahipleri... Çağlar değişse de boyun eğmenin sadece adı değişiyordu. Kölelik, işçilik, memurluk..." .


    "İnanmadığın müddetçe başaramazsın." tarzındaki klasik cümleleri hepimiz hocalarımızdan, annelerimizden, büyüklerimizden duyarız. Peki, inanıp da başaramadıysan bunun sorumlusu kim? Sen mi, inanca bağlı yaşamak zorunda bırakan Tanrı mı?

    "Gördün mü? Sen bu içkinin kırmızı olduğuna inandığın için gerçek olduğunu sanıyorsun. Fakat gerçek dediğin şey kanıtlanabilir olmalı değil mi?"

    Her neyse, bu kadar yeterli. Kitap kurgu olarak başarılı, aynı şekilde boş boş konuşmuyor Tolstoy'un "İnsan Neyle Yaşar" kitabındaki gibi. Bu yazdığım satırlar bir şeyleri inkâr ediyorum anlamına gelmesin, sonuçta sizler insan olduğunuz gibi ben de insanım. Ve insanlar, bir şeye inanmaya mahkum yaratıklardır.

    * İnsanlar böyle bir şeye nasıl inanır? " Aslında bu sorunun yanıtını içten içe kendisi verebiliyordu. İnanma konusunda oldukça zayıf yaratıklardı insanlar. Güneşe tapmışlardı, putlara, dağlara, hayvanlara... İnsanlara da tapmışlardı. Firavunlar, krallar, şamanlar... İnsanlar her zaman kendi hayatlarını ve dünyayı kontrol eden yüce bir gücün varlığına ihtiyaç duymuşlardı."

    * Kendisine Tanrı diyebilen birinin yaşlı bir kütüphaneciye bilgi danışıyor olmasını insanlar sorgulamıyordu bile."
  • Asimov’dan Öyküler: Dünya Hepimize Yeter
    “Yeryüzünden başka yerlere gitmeden de yapılacak ve düşünülecek bir sürü şey vardır; Dünya hepimize yeter aslında…”

    Bilimkurgunun büyük ustası olarak anılan Isaac Asimov’un 15 öykülük ‘Dünya Hepimize Yeter’ adlı bu derlemesi, Hulusi Özaykun’un çevirisi ile Cep Kitapları Yayınevi tarafından 1984 yılında dilimize kazandırıldı. Tamamı 1951 – 1957 yılları arasında yazılan öykülerle, okuyucuyu her şeyin yaşadığımız gezegende var olduğu fikri etrafında dolaştıran Asimov, öykülerinde kullandığı dini ve tarihsel öğeleri bilimkurgu ile harmanlayarak hayal gücünün sınırı olmadığını da bir kez daha gösteriyor.

    Bilimkurgunun Altın Çağı olarak adlandırılan dönemin son yıllarında, çeşitli öyküleriyle isim yapmış kalem arkadaşlarının uzay operalarına karşılık, Asimov’un bu derlemesi ele alınan konusuyla da dikkat çekiyor. Ayrıca Asimov, din hakkındaki düşüncelerini ve ilerleyen teknolojinin topluma olan zararları hakkındaki korkusunu da öykülerinde açıkça belirtmekten çekinmiyor. Bu nedenle Dünya Hepimize Yeter, günümüzdeki Black Mirror ekolünün de atası sayılabilecek nitelikte bir antoloji.

    Ölü Geçmiş

    Tarih araştırmacısı Arnold Potterley, geçmişi gösterebilen Kronoskop’u kullanmak için devlet yetkililerinden izin istemektedir. Kronoskop’u kullanarak Antik Kartaca medeniyeti hakkında bilgi edinmek isteyen Arnold, sürekli red cevabını alınca olayların arkasında ters giden bir şeylerin olduğunu düşünür. Öykü, Arnold’un Dr. Foster ile tanışması ve ona düşüncelerini açmasıyla toplumsal bir sorunu gün yüzüne çıkartmaktadır.

    Özgür Seçim

    Gelecekte, Amerika Birleşik Devletleri’nde seçimler Multivac adlı bir makine sayesinde gerçekleşmektedir. Böylelikle Multivac seçim günü gelince yılın seçmen adayını rastgele seçer ve ona sorduğu sorulara verilen cevaplar sonucunda kazanan adayı açıklar. Lakin, yılın seçmen adayı olarak belirlenen Bay Muller, kendine tanınan bu ayrıcalığı kabul edip etmemekte kararsızdır.

    Döndüncü Boyut

    Ordudan yeni ayrılan ve kız arkadaşı tarafından terk edilen Isidore Wellby, ruhunu Shapur adlı bir iblise satar. İlk olarak 1956 yılında yayımlanan öykü, geçen 10 yılın ardından yapılan anlaşma sonucunda Şeytanın esiri olan Wellby’nin kendini kurtarma çabalarını anlatır.

    Çocuk Masalı

    Fantezi yazarı Jan Prentiss’in hayatı, yeni öyküsünü yazarken masasının üstünde aniden ortaya çıkan ve kendisinin bir Elf olduğunu söyleyen Avalonyalıyı fark etmesiyle tamamen değişir. Öykü, telepatik güçleri olan Avalonyalı Elfin telefon, televizyon ve araba gibi insanların buluşlarını kendi türü için imal etme fikriyle daha da ilginçleşir.

    Sulak Bir Yer

    Venüs gezegeninden Dünya’yı ziyarete gelen uzaylılar iletişim kurmak için Twin Gluch kasabasının şerifi Bart Cameron’u seçerler. Karşılıklı tanışma amacında olan uzaylılar hiç beklemedikleri bir cevapla kendi gezegenlerine dönmek zorunda kalırlar.

    Issız Gezegendeki Ev

    Her ailenin bir gezegene sahip olduğu gelecekte, Clarence ailesi bulundukları gezegende mutlu bir hayat sürmektedir. Bir gün gezegenlerinde duydukları çekiç sesleri sonucunda kirasını verdikleri bu Dünya’da yalnız olmadıklarını anlarlar.

    Mesaj

    2. Dünya Savaşı’ndaki piyadelerin toplumsal yaşantısı üzerine hazırladığı yazısını daha güvenilir kılmak isteyen George Kilroy, savaşın yaşandığı zamana gider. Birkaç gün süren bu zaman yolculuğu sonunda kendi zamanına dönmeye hazırlanan George, arkasında tarihin bir parçası sayılabilecek mesajı bırakır.

    Tatmin Olmanız Garanti Edilir

    Tonny adıyla çağrılan Robot TN-3, Dr. Susan Calvin’in denetiminde test edilmek amacıyla bir kadınla beraber 3 hafta zaman geçirmek zorundadır. Kendisine sunulan bu teklifi kabul etmekte isteksiz olan Bayan Belmont, Tonny’le geçirdiği vakitlerde hiç beklemediği olaylarla karşılaşır.

    Cehennem Ateşi

    Son derece kısa bir öykü olan Cehennem Ateşi, bir nükleer patlamanın süper yavaşlatılmış bir şekilde gösterime sunulduğu geleceği anlatır.

    Kıyamet Bürosu

    Meclisin emri ve Şef’in onayıyla, kıyamet gününün 1957 yılında Dünya’da olması kararlaştırılır. Dünya’ya karşı sorumlulukları olan genç Melek Etheriel, alınan bu karara engel olmaya çalışır ve belirlenen tarihin anlamsız olduğunu savunur.

    Eski Mutluluklar

    Robotların öğretmen olduğu bir zamanda, Tommy eski bir kitap bulur. Okuldan nefret eden Margie ve Tomy kitabı okumaya başlayınca, geçmişte insanların öğretmen olduğunu ve her çocuğun okul için bir binada toplandıklarını öğrenirler.

    Fıkracı

    Büyük bir usta olan Noel Meyerhof, çevresinde fıkracı olarak da tanınmaktadır. Öykü, bir gün sorumlusu olduğu ‘Multivac’ adlı bilgisayara fıkralar anlatmaya başlayan Meyerhof’un zihnini sürekli meşgul edecek iki soruyu ortaya çıkarmasını anlatır. Fıkralar nereden gelmiştir ve kimler tarafından anlatılmıştır?

    Ölümsüz Ozan

    İki sayfalık bu öykü, Fizik Profesörü Dr. Phineas Welch’in, katıldığı bir organizasyonda diğer öğretmen arkadaşlarına ‘geçici aktarım’ yoluyla geçmişe giderek Arşimet, Newton, Galileo ve Shakespeare gibi ünlü kişileri günümüze getirdiğini açıklamasını ve onların günümüz kültürüne uyum sağlayıp sağlayamadıklarını anlatır.

    Bir Gün

    Hikâye, görevi rastgele bir peri masalı anlatmak olan bilgisayarın, kendisine yeni kelime dağarcıkları yükleyen çocuklardan, bilgisayarların daha da zeki hale geldiklerini öğrenmesini ve bu bilgi ışığında planladığı komployu anlatır.

    Düş Görmek Özel Bir İştir

    İnsanların çoğunluğunun rüya görmediği ve hayal kuramadığı bir gelecekte düş gören çocuklar, şirketler tarafından keşfedilerek eğitime tabi tutulur. Eğitim sonucunda şirketin bir parçası olan çocuklardan alınan hayaller şirketler aracılığı ile insanlara satılır.

    KAYNAK: http://www.bilimkurgukulubu.com/...unya-hepimize-yeter/