Helenler Anadolu’ya geldiklerinde büyük ölçüde kentleşmiş olan yerli halkla ve M.Ö. İkinci bin yılda tüm Avrupa bölgelerinden daha üstün bir uygarlığa sahip Anadolu’nun o eski uygarlığıyla tanıştılar. Yeni yurtlarının topografik özelliklerinden faydalanarak kara ve deniz ticareti ile ekonomik yönden güçlenmeye başlayan Helenler giderek, Anadolu halkının geleneklerini, sanattaki tekniklerini öğrendiler ve onlarla kaynaşıp, karıştılar. Bu kaynaşma ve karışmadan özellikle iyonya da üstün bir uygarlık oluştu. Batı Anadolu’da böyle harika bir uygarlığın doğmasında, Anadolu kültürünün, geleneklerinin, tekniklerinin, yazın ve tarih biliminin, düşünbilimlerinin, ayrıca Anadolu’nun yetiştirdiği bilim adamlarının önemli payı ile birlikte, her çağda ve her yerde etken olan bir diğer nedene, ekonomik gelişmeye de bağlıydı. Tüm bu koşulların bir araya gelmesiyle, M.Ö. 800-500 arası dönemde, Helen azınlığın yerli çoğunluğa karıştığı Anadolu’nun Ege kıyılarında, dünyanın en üstün uygarlığı doğdu ve bir altın çağ yaşandı. Yaratıcılıkta iyon kimliği, Anadolu kimliği ile özdeşleşti.
Eğer bir gün Türkiye, yazarlar yerine kamu bankalarındaki kaynakları özel sektöre peşkeş çekenleri yargılayabilirse;
Eğer bir gün bilim adamları yerine, şaibeli servetlerini
yurtdışına kaçıranları sorgulayabilirse;
Eğer bir gün muhalif sanatçılarla uğraşmayı bırakıp da, enflasyonu dört haneli rakamlara tırmandıranları sanık sandalyesine oturtabilirse;
O zaman adaletli bir toplum kurmanın ilk adımı atılmış
olur.
“Bir kurumun gündemini ya da bir bilim insanının amacının en can alıcı yerine merhameti yerleştirmek üretkenlikten, uygarlaştırmaktan, etik olmaktan, insancıl olmaktan ötedir; bu insanlaştırmaktır.”
İnsanlar, etraflarındaki evreni anlamalarını sağlayan bir yöntem geliştiren dünyadaki tek yaşam formudur. Bilim adını verdiğimiz bu yöntemin yanı sıra -bu anlayışı kullanarak-teknoloji dediğimiz, çevreyi kendi avantajlarına dönüştürmek için kullanma yeteneğini de geliştirmiştir.