Aşkına bir ruhaniyet geliyor, zaman zaman Leylâ’sız da mutlu olabiliyordu. Ama Leylâ, vazgeçemediği tek varlığıydı yine de. Aldığı hava, içtiği su, hissettiği duygu ve düşündüğü fikir oydu. O, dimağında ve hayalinde; o, karşısında ve yanındaydı. Onu hiç rüyasında görmemişti. Zira onu düşünmekten gözüne hiç uyku girmiyordu. Uyuyamıyordu, uyumuyordu yıllardır. Daim fikirde ve zikirde idi. Düşüncede ve sayıklamada idi.
Kim gelirse benimle yüz yüze
iki bıçakla öldüreceğim,
iki öfkeli yıldırımla:
buzdan iki kara gözle
Tutsak olayım diye doğmadım ben.
Yabanıl biri ordum var,
militan milisler,
siyah mermili bir müfreze:
direnemez hiçbir ekili tarla.
Uçuyorum, yutuyorum,
bağırıyorum, yürüyorum
yükselip iniyorum bin kanatla:
kimse kıramaz şevkimi
siyah düzenini tüylerimin.
Yanmış bir kütüktür ruhum,
tüylerim saf kömürden:
siyahtır ruhum, giysilerim:
bu yüzden dans ederim siyah gökte.
Kara Floridorum ben.
Kristal bir küredir dünya,
uçmazsa insan yitirir yolunu:
saydamlığı kavrayamaz.
Bu yüzden açıklıyorum
kuşatılmamış berraklığı,
ben ki kuşlardan öğrendim
tutkulu umudu
kesinliğini ve gerçeğini uçuşun.
—Ey tatlı sözler eden bilge! Neye dair bu söylediklerin? Nedir bu faydasız tedbir arzuları!.. Derdime ilâç olmaksa muradın, bana Leylâ’dan haber ver. Bir söz ki Leylâ değil; duymakta fayda yoktur. Bir söz ki Leylâ’dır; gönlüme cilâdır, ruhuma şifadır. Gayrısını istemem ve istemeyi de istemem… Ana, ata hep hikâye!.. İllâ Leylâ, illâ Leylâ…