Yaşını bilmediğimiz, Japon bir genç kızın, bir öğrencinin sabah kalkması ile romanımız başlıyor. Sabah kalkmaktan ne kadar nefret ettiğini, sabah kalktığında ne kadar çirkin olduğunu düşündüğünü okuyoruz. Ve aslında kitap boyunca da bu genç kızın bir gününe şahit oluyoruz.
Kitap boyunca karamsar düşünceler, isyankar ifadeler mevcut. Bunda yazarın kendi ruh halinin de etkili olduğu ifade ediliyor son sözde. Nitekim kendisi 1948 yılında, kitabı yazdıktan 9 sene sonra, defalarca ölmeyi denedikten sonra kendi hayatına son veriyor.
Kitapta benim adım şaşırtıcı olan şey, eğer bakmasaydım bu kitabın 1939 yılında yazıldığına inanmazdım. Sanki günümüzdeki bir ergenin düşüncelerini, duygu iniş çıkışlarını, babasının kaybı sonrasında yaşadığı üzüntüyü, annesine duyduğu acıma duygusunu okuyorum gibi hissettim. Aynı zamanda aşka bakışını, kendisini güzel görme çekingenliğini, o özgüvensiz duruşunu çok derinden hissettim.
Ama zannedersem kitap boyunca beni meraklandıran nokta isyan idi. Hadi gelsin, bir isyan görmek istiyorum dediğim nokta hiçbir zaman gelmedi. Beni yüksekte tutan bu hissiyat kitabın sonu ile benim yere çakılmama neden oldu. Bütün bir gün boyunca düşündükleri yalan mıydı yani? Madem bir şey yapmayacaktın neden o kadar isyan ettin?
Ama benim için de kitabı unutulmaz kılan nokta da bu oldu zaten. İsyan etseydi bir karakter olurdu, bir öyküsü olurdu. Ama bu öğrenci; ben, sen, biz...
Sıradanın bu kadar keyif verici olduğunu kimse söylememişti.
Ben bu kitabı yeniden okurum arkadaş! Sen de oku.