Uçurtma Avcısı’nda meydana getirdiği trajedi yetmemiş olacak ki yazar, sinirleri harap eden yüksek doz bir dramla -üstelik benzer kişisel olayların üzerine daha psikopat karakterler ekleyerek- okuyucuyu, bu kez psikolojik bir yıkıma götürüyor.
‘İnandığı gibi yaşamayıp, yaşadığı gibi inanmak isteyen’ çarpıtılmış siyasi ideolojilerin ellerinde, Arapça’daki anlamıyla “Su kaynağına götüren yol” olan “Şeriat” ın yolun sonunda topluma nasıl da ‘su’ değil ‘kan’ içirdiğini görüyoruz. Şer’i Kanunlar adı altında sapkınca uygulanan kurallara, savaşın zorluklarına ve doğal afetin etkilediği bir ülkenin ‘dilsiz’ acılarına tanık oluyoruz.
Bu kadar acı bir yüreğe sığar mı diyor insan, bir yerlerde bu kadar acıyla yaşayan insanların varlığına inanası gelmiyor. Günümüzde, yaşadığımız topraklarda meydana gelen onca kötülüklere; eşit olmayan muamelelerin, kadınlara yönelik şiddet ve cinayetlerin arttığı günümüz Türkiye’sinde bile - bu olayları kabullenmiş olmak değil elbette - insan; okuyabildiği, özgür olabildiği, gezebildiği, bir kadın olarak belli değere sahip olabildiği için mutlu oluyor( sanki bu bir lüksmüş gibi- evet, sanki özgür yaşamamız bir lüksmüş gibi) . Elbette ki bu mutluluk, Afgan kadınlara da benimsetilmeye çalışılan “Falanca yerdeki kadınların durumu sizden de kötü,halinize şükredin de oturun” fikrinin meyve vermiş bir sevinci değil, bilhassa eli kalem tutan, bilgili kadınlar olarak cehalet için hala bir meşale yakabileceğimizi, hayata karşı bir umutla hareket edebileceğimizi bilmenin mutluluğu.
Elbette... Bir yerlerde yaşayan Meryem’lerin, Leyla’ların hala var olduğunu ve var olacağını düşündükçe buruklaşan bir mutluluk...
****Kitap hakkında bilgi içerir***
Yazarın iki kitabında da ‘çocuksuz çift’ ,
‘hizmetçiyle evlilik dışı ilişki’ konularında