Namazdayken sırtından hançerlenen Hz Ömer’in kendine geldiğinde ilk sorusu “İnsanlar namazı eda etti mi?” olmuştu. “Evet” cevabını alınca, “Namazı terkedenin İslâm’dan nasibi yoktur!” demişti. Kanlar içinde, organları parçalanmış vaziyetteyken hiç kimsenin uyandıramadığı Ömer’i ‘Salât ya Ömer’ sözcükleri kaldırdı ayağa..
Hz. Ebû Bekir’in torunu Urve b. Zübeyr, kangren olmuş ayağı için ‘kesmeden evvel acı duymaman için sana uyuşturucu bir ilaç içirelim mi?’ diye soran hekimlere “Bunu mutlaka yapmanız gerekiyorsa ayağımı ben namaz kılarken kesin. Çünkü o durumda acı hissetmem.” diyecek kadar namazından hûşu duyuyordu.. Nitekim öyle de oldu.. Namazını bitirdikten sonra “Allah’ım, hamd sanadır. Benim iki elim, iki de ayağım vardı. Bunlardan birini aldıysan üçünü bıraktın.” diyerek Allah’a hamd etti.
Daha nice sahabi namazı hayatının merkezine oturttu, onunla teskin oldu. Namazla yaşadı, onunla huzura erdi. Namaz onlar için su gibi alternatifi olmayan bir şeydi.
Sabah namazına kalkamadığı için bin türlü kulp bulan, sefer de namazın kendinden düştüğünü zanneden bizler; Hz. Ömer ile, Abbad b. Bişr ile, Urve b. Zübeyr ile
AYNI CENNETE TALİP MİYİZ?
Güneş tutulduğunda, musibet geldiğinde, daraldığında, secdeye kapanan; geceler boyu namaz kılmaktan ayakları yarılan, “Kendinize niçin bu kadar zahmet veriyorsunuz” dendiğinde; “Rabbime şükreden bir kul olmayayım mı?” buyuran, namazla teselli bulan, ‘Namaz gözümün Nurudur’ buyuran bir Peygamberin ümmetiyiz! Peki Peygamberimize ﷺ layık bir ümmet miyiz?
Zorunlu olduğu için değil lezzet aldığı için (şuurla) namaz kılabilmeyi, namazla teselli bulabilmeyi, namazla yaşayabilmeyi, namaz sevgisi taşıyan bir kalple ruhunu teslim etmeyi, NAMAZLA DİRİLEN BİR ÜMMET OLABİLMEYİ
Bizlere nasip et ya RABBİ!