En soylu içgüdüler, en temiz sempatiler hırpalanıyor, kötüleniyor; ama iki zavallı gönül birbirine kayacak olursa, kavuşmamaları için her türlü oyunlar oynanıyor. Onlar, yine de deneyecekler, kanat çırpacaklar, birbirlerini çağıracaklardır. Ne yaparlarsa yapsınlar, er geç, altı ayda, on yılda bir araya gelecekler, birbirlerini seveceklerdir; çünkü alın yazıları budur; çünkü birbirleri için yaratılmışlardır.
Fakat iki türlü ahlak vardır, dedi; biri, küçüğü, göreneğe kaçanı, insanların ahlak dediği şey, durmadan değişen ve yüksek perdeden atıp tutan, saman altından su yürüten, şurada gördüğümüz budala toplantısı gibi, çıkarcıların ahlakı. Fakat öbürü, ebedi ahlak; etrafımızı çepeçevre saran peyzaj ve bizi aydınlatan mavi gökyüzü gibi, çepeçevre ve yukarda bulunan ahlak.
... ama vazife, büyük olanı hissetmek, güzel olanı candan sevmektir; yoksa toplumun sırtımıza yüklediği bayağılıkları ile birlikte bütün göreneklerini kabullenmek değildir.
Hani bir daha geri gelmeyecek şeylere hülyamızın bir kapılması vardır, hani her olup bitmiş işten sonra bizi saran bir yorgunluk, alıştığımız her hareketin durmasından, devamlı bir titreşimin kesilivermesinden doğan bir ıstırap vardır...