Hayat olarak nitelenmeyi hak eden her hayatta, insanın Niagara Şelalesi’ne düşer gibi bir tutkunu peşine düştüğü an gelir. Tabii can simidi olmadan. Sırt çantası ve neşeli şarkılarla güneş ışığının yayıldığı ormanda yapılan bir bahar gezintisi gibi başlayan tatlı sevdalara inanmıyorum
Aşk daha ciddi, daha tehlikeli bir alevle yanar. Gün gelir, bu tahrip edici tutkuyla tanışma isteği doğar. Bununla bir şey kazanmak, aşk sayesinde daha sağlıklı, daha huzurlu, daha doyumlu olmak değil, tamamen ve mahvolma tehlikesi pahasına var olmak istediğin zaman. Birçoğu bu duyguyla hiç tanışmaz. Bunlar temkinlilerdir; onları kıskanmıyorum. Hırslılar ve her çiçekten bal alan tatlıya düşkünler de vardır. Acınası varlıklar. Sonra, kesin kararlılar ve kurnazlar; bir duyguyu göz açıp kapayıncaya kadar çalan, vücudun kuytularındaki bir zayıflığı bulup alan, sonra da haince kahkahalarla karanlıkta, kalabalığın, hayatın içinde gözden kaybolan aşk yankesicileri. Ve bir de ödlekler ve ihtiyatlılar, aşkta her şeyi tıpkı iş hayatındaki gibi hesaplayan, biten aşklar için son kullanma tarihi belirleyen ve yapacakları konusunda kesin yönergeler hazırlayan tipler. Çoğu insan böyledir. Sefil soytarılar. Fakat günün birinde hayatın aşkla ne yapmak istediğini, neden insanlara bu duyguyu verdiğini anlamak da söz konusu olabilir.