Daha önce yarım bıraktığım bu kitabın ikinci defa elime alıp son sayfasını kapattığımda anladım neden Nobel Edebiyat Ödülü aldığını. Yüzyıllık Yalnızlık, ödül aldığı için değil toplumsal gerçekliğin büyülü bir kalemle yazılarak yarattığı çok katmanlı evreni edebi bir hazla buluşturduğu için okunmalı bence.
Gabriel Garcia Marquez’in ‘Kırmızı Pazartesi ‘ kitabında konu basit ve odaklı, anlatım güçlüydü. Yüzyıllık Yalnızlık kitabında ise konuya asla basit diyemem çünkü koca bir ‘Buendia’ ailesinin yüzyıllık geçmişinin nesiller arası anlatımı var önümüzde. Kaldı ki bu kadar uzun soluklu bir roman yalnızca bir ailenin yaşantısını anlatıyor olamazdı zaten.
Kitapta sözü edilen Buendia ailesinin tüm karakterleriyle birlikte yazarın doğduğu ‘Aracataca’ kasabasındaki toplumun , ruhsal durumlarıyla , görüşleriyle, tavır, tutum, davranış ve yaşantılarıyla bir yansıması olduğunu düşünüyorum. Bu düşüncemin desteği yazarın arka kapak yazısındaki ‘… kitabımda gerçekliğe dayanmayan tek cümle bulamazsınız ‘ ifadesi diyebilirim.
Tüm hikaye Jose Arcadio Buendia’nın simya tutkusuyla başlıyor kitapta. Evinde küçük bir laboratuvar kurup eşyayı altına çevirebilmenin yollarını arıyor. Ona bu fikri aşılayan ‘Çingene Melquiades’ kitabın ilk sayfasından son sayfasına kadar önemli bir karakter olarak çıkıyor karşımıza.(karaktere değinilen yerler az olsa dahi) Hikayenin geçtiği yer ise ‘Macondo’ . Yazar bu ütopik köyü ilk sayfalarda o kadar temiz ve saf bir yer olarak tasvir ediyor ki eşyaların adı konulmamış , mezarlık dahi yok çünkü orda ölüm bile henüz gerçekleşmemiş. Tabi hiçbir şeyin uzun süre saf kalamayacağı gibi Macondo da tarihinde kanlı ölümler, savaşlar, ihanetler görerek kirleniyor ve buna okur olarak şahitlik ediyoruz.
Macondo halkının acıları muz şirketlerinin(chiquita) bölgeye