Verdiklerinin tadını çıkarabildim, ancak bunu utançla, bezginlikle ve güçsüzlükle ve suçluluk bilinciyle yapabildim yalnızca. Bu yüzden sana her şey için eylemlerimle değil, dilenci gibi teşekkür edebildim yalnızca.
Beni gerçek anlamda bir kez bile dövmediğin de doğrudur. Ancak bağırman, yüzünün kızarması, pantolon askılarını telaşla çözüp sandalye arkalığında hazırda bekletmen benim açımdan neredeyse daha berbattı. Sanki ortada asılacak biri var gibiydi. Gerçekten asılırsa ölürdü ve her şey biterdi. Ancak kişi asılma hazırlıklarına tanıklık etmek zorunda bırakılırsa ve ilmik gözünün önünde sallanırken bağışlandığını öğrenirse, yaşamı boyunca bunun acısını çekebilir.
Kitap bitti ve ben alışılmış bir şaşkınlık duygusuyla kaldım. Hayri İrdal’ın içine düştüğü traji-komik durumu okurken hem güldüm hem üzüldüm. Örnek aldığı, feylesof diye nitelediği karakter Halit Ayarcı’nın aslında bir kukla oynatıcısı(ancak böyle adlandırabilirim) olduğunu görüp boş işler müdürlüğü yapması, arkasına da onlarca kişilik bir kitle alabilmesi insanı hayrete düşürmekle birlikte günümüz dünyasına bakınca aslında ne kadar olağan geliyor.
Modernleşme sürecindeki ızdırapları anlatırken her bir karakterin sembol olarak kullanıldığını görüyoruz. Kitabın genel havasında en keyif aldığım nokta , yazarın olay, durum ve psikolojik tahlillere mizahsal olarak yaklaşması oldu. Tabi bu mizah ağızda acı bir ironi tadı bırakıyor.
Ne kadar gerçekçi, ne kadar absürt, ne kadar günümüz dünyası.. diyebileceğim bu kitap bana 1900’lü yılların Türkiye’sini Ahmet Hamdi Tanpınar’ın gözünden anlatan, üzerine daha çook düşünüp sorgulayacağım bir eser oldu.
-Kardeşim, dedi, bu gece ben Mübarek’i çok değişmiş gördüm. Nasıl diyeyim, fazla süslü gibi geldi bana !
-Doğru!.. diye cevap verdim. Para, refah, fazla kazanmak hırsı hepimiz gibi onu da değiştirdi.