Bazen imkansıza inanmak gerekir değil mi?
Yetmişli yaşlarına gelmiş, sıradan bir matematik öğretmeni olan Grace yaşadığı acı kayıplar sonrası hayata tamamen küsmüş, odasında sadece televizyon programları izleyip ayak ağrılarının dinmesini bekleyen bir kadındı. Suçluluk duygusuyla kendini harap eder, mutluluğu en büyük günah sayardı.Ta ki yıllar önce sadece bazı anıları paylaştığı bir dostundan ilgi çekici bir mektup alana kadar.
Çok da bir muhabbeti olmayan, sadece bir noeli paylaştığı bir öğretmen arkadaşının ölümü üzerine soluğu İbiza'da alması ve halkın dilinden düşmeyen tuhaflıklara rağmen bu konuyu araştırmaya karar vermesiyle başlıyor kitap.
Daha sorasında ona bahşedilen güçle, gerçekten yaşamayı hatırlıyor. Yıllarca sakındığı zevki tadıyor, belki de ilk kez affediyor kendini.
Eğer henüz kitabı okumadıysanız bu cümleler küçük bir spoiler olabilir sizin için ama şu detayı da atlayamayacağım. Sevgili yazar, Alberto ölmek zorunda mıydı ya? Dokunsalar ağlayacak duruma geldim. İnsan içindeydim, ayıp olmasın diye tepki de veremedim. İnsana yapılır mı bu be?
Kısacası Matt Haig tıpkı diğer kitapları gibi harika bir iş çıkarmış. Keyifli okumalar dilerim.