Halbuki ben bu kadar hakikat sever olmak istemiyordum. Hiçbir hakikatin beni ondan uzaklaştırılmasına tahammül edemeyeceğimi anlıyordum. Ruhlarımız için en lüzumlu, en kıymetli olan şeyleri birbirimizde bulduktan sonra diğer teferruatı görmezden gelmek, daha doğrusu büyük bir hakikat içinde küçük hakikatleri feda etmek, daha insanca ve daha insaflı olmaz mıydı?
Hayatımın birdenbire böyle yeni ve ilerisi karanlık bir yola girmesi benim için pek hayırlı olmayacaktı. Eski sükûnetime dönmek, uyuşuk günlerin zincirin yapışıp kalmak daha rahat değil miydi?..
Eskiden her insan hakkında, hiçbir esasa dayanmadan, sırf mukavemet edilmez bir hissin, bir peşin hükmün tesiriyle nasıl: "Bu beni anlamaz!" demişsem, bu sefer bu kadın için, gene hiçbir esasa dayanmadan, fakat o yanılmaz ilk hisse tabi olarak: "İşte bu beni anlar!" diyordum...
Muhakkak ki bütün insanların birer ruhu vardı, ama birçoğu bunun farkında değildi ve gene farkında olmadan geldikleri yere gideceklerdi. Bir ruh, ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu... Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya, -ruhumuzla yaşamaya- başlıyorduk.