“Sizin aradığınız hâl, ceninin ana rahmindeki halidir. Koşuşturmadan, mücadele etmeden, kimseye yağ çekmeden, sıcak, yumuşak ve kızıl bir duvarın içinde iki büklüm vaziyette durur. Yavaş yavaş annesinin kanını emer, tüm ihtiyaçları kendiliğinden karşılanır. Bu, her insanın yaratılışında var olan, kaybolmuş bir cennet nostaljisidir. Orada insan kendinde, kendi içinde yaşar. Belki bir anlamda ihtiyari ölüm değil midir?”
Küreselleşme süreciyle birlikte insanların emniyet ve tekinlik hissini sağlayan kaynaklar da çözülmeye uğramakta, millet ve aile kayıplara karışmaktadır. Zygmunt Bauman (1999) hem milletin hem de ailenin bireysel ölümlülüğün verdiği ezaya getirilen kolektif çözümler olduğunu yazar: “İkisi de benzer bir mesaj verirler. Ne kadar kısa olursa olsun, hayatım, benden daha büyük olan, benden daha önce gelen ve ne kadar uzun yaşarsam yaşayayım ben ömrümü tamamladıktan sonra da sürecek bir varlığın kalıcılığına az da olsa katkıda bulunmuşsa, boş ya da anlamsız geçmemiş demektir; ölümlü hayata ölümsüz bir rol bahşeden şey, işte bu katkıdır.”
… ne yani dünya o kadar acı, vahşet ve zalimlikle tıka basa doluyken ağız dolusu gülmeye devam edebilir miyiz? Bir ıstırap bizim en yakınımıza kadar sokulmadı diye onu yok sayabilir miyiz?
Ölüm bizim başımıza gelmez sanıyoruz, o kadar özeliz ki bize uğramaz, kalabalıkta durursak bizi seçemez, bizden sonrası için bir eser bırakırsak hükmü bize işlemez, ona meydan okursak borusu bize ötmez. Bizim trajik iyimserliğimiz.