Çağla profil resmi
Çağla kapak resmi
“Eğer bir insan kendini savunmuyorsa, ölür. Eğer ölmezse, diri diri gömülür.”Ulrike Meinhof
Yüksek Lisans
27 okur puanı
04 Mar 2017 tarihinde katıldı.
“Eğer bir insan kendini savunmuyorsa, ölür. Eğer ölmezse, diri diri gömülür.”Ulrike Meinhof
Yüksek Lisans
27 okur puanı
04 Mar 2017 tarihinde katıldı.
  • Çağla tekrar paylaştı.
    Unutmayın, bir çiçeğin ister yarısı, ister dörtte üçü, isterse tamamı açmış olsun, çiçek açıyor deriz.
  • Çağla tekrar paylaştı.
    Mizojini; Erkeğin kadına üstünlüğünü açıklayan düşünce ve inanç sistemidir. Kadından nefret ya da kadını aşağılama olarak tanımlanır.
    İlginç olan kadının kurgulanışı konusunda tarih, felsefe, siyaset, bilim, edebiyat ve daha birçok alanda doğu ve batı daha önce olmadığı kadar iyi anlaşmış olmaları.

    İlk insanlara baktığımızda ilk tanrı kadındı, onun tanrısal yaratma becerisine sahip olması onu kutsala yakınlaştırıyordu. Avcı-Toplayıcı ve yerleşik düzene geçmiş insan için üreme en büyük sorunlardan biri olmuştu o yüzden Tanrı olarak görülen kadın bir sonraki dönemde tehdit olarak algılanıyor ve kontrol altına alınması gerekiyordu. Toplum düzenini sağlamak cinsel düzeni sağlamaktan geçiyordu.

    Gelgelelim Antik Yunan ve Antik İsrail söylencelerine; onlarda da insanın günahları anlatılır ve bu günahların açtığı sefaletin ve acıların tek nedeni “Kadınlar” gösterilir. ( Havva ve Pandora)

    Tek tanrılı dinler ortaya çıktığında da durum değişmemiştir. Tevrat ve İncil'e baktığımızda, kadınlara yönelik oldukça vahim ifadelerin var olduğunu görürüz. Mesela Tevrat'a göre kuşatılan bir şehirdeki kadınlar ve çocuklar "düşman malıdırlar" ve"yağmalanabilirler"!!!

    Kadınlara yönelik şiddette tarihin gördüğü belki de en acımasız döneme, Avrupa’da 200 binden fazla kadının cadılıkla suçlandığı, neredeyse tamamının öldürüldüğü, işkence gördüğü döneme bakalım birde;
    Cadılıkla ilgili suçlamaların üç ana odağı vardı: Birincisi erkeklere karşı seksüel suç işlemeleriydi. Onlara göre cadılar, cinselliğe düşkün, erkeğin gücünü kıran şeytanla yatan şeytanın tılsımını diğer erkeklere bulaştıran kadınlardı.
    Cadılık suçlamalarının ikinci ana odağı cadıların toplumda kuralsızlığı yaymaları ve örgütlenmeleriydi.
    Cadılık suçlamalarının üçüncü ana odağı ise şifa adı altında insanlara zarar vermeleriydi.
    Cadılar konusu aslında bu kadar basit değildir; Caliban ve Cadı kitabında durum Marx’ın görüşüyle şöyle anlatılır. Marx’a göre asıl konu ilkel birikimdi. İlkel birikim, köylülerin topraklarının ellerinden alındığı, mülksüzleştirildiği bir dönemdir. Cadı avları yalnızca sistemin dışına düşenleri cezalandırma, hizaya getirme amacının bir örneğini teşkil etmiyor. Bir dönem Avrupa’yı kasıp kavuran köylü ayaklanmalarında başı çeken kadınlara ders vermeyi de amaçlıyor.

    Peki ya düşünürler, dinadanları, bilimadamları, yazarlar v.b. Yani kısaca popüler kültüre gelirsek; burada alıntılara yer vermek istiyorum.

    # J.J. Rousseau da benzer şekilde tüm insanların eşit yaratıldığını savunmuş, ancak kadınlar söz konusu olduğunda egemen burjuvanın zihniyetini olduğu gibi yansıtmıştır.Rousseau, kadınların karakteri ve nasıl eğitilmeleri gerektiği ile ilgili görüşlerini Emile isimli eserinde şu şekilde anlatmıştır. Kadınlar yaşamları boyunca sürekli ve kati bir kısıtlamaya tabi tutulmalıdırlar; daha sonra daha büyük bedeller ödememeleri için buna erken yaşta alıştırılmaları ve başkalarının iradesine daha kolay boyun eğebilmeleri için kaprislerinin bastırılması gerekir. Ayrıca kadınların, bizlere çektirdiklerinden kendine düşen payı da alması gerekir.”

    # Aristotales’e göre bir çocuk, sadece erkek olarak doğduğunda tam potansiyeline ulaşabilir; ancak kızlar erkeklerin sakat olarak doğmuş biçimleridir. Ayrıca, kadının yapabildiği her şeyi erkekler daha iyi yapabilir.

    # Bütün zamanların kadından nefret eden en acımasız düşün insanı olarak tarihe geçmiştir.

    # Tertullianus, kadınlar için, “Siz Şeytan’ın has kapısısınız, saklı ağacın mührünü açansınız, İlahî Kanun’a ilk uymayansınız. Şeytan’ın saldırmaya gücünün yetmediğini ikna edensiniz. Siz, Tanrı’nın imajını bir çırpıda mahvettiniz.” demiştir.

    # Filozof Demokritos’a göre “Bir kadın düşünmeyi öğrenmemeli, çünkü bu kötü sonuçlar doğurur!”

    # Menander, bir komedisindeki kahramanını şöyle konuşturur:”Karısına okuma yazma öğreten koca, hiç de iyi bir şey yapmış olmaz; yalnızca bir yılanın zehrine zehir katmış olur.”

    # Çernişevski’ye göre, “Kadının yapısı erkeğinkinden daha sağlamdır; bu bakımdan, üzerinden baskıların kalkması durumunda kadın düşünce hayatında da erkeği geride bırakabilir.

    Kısacası Kadın tarih boyunca hep insan olmaktan çıkarılmaya çalışıldı. Gerçek hayatta da edebiyat ve sanatta da. Ya günahkar Lilith’in torunları olan fahişeler Karındeşen Jack tarafından vahşice öldürüldü ya da göklere çıkartılıp güzelliklerine tapıldı. Ortaçağ’da kadınlar bir yandan cadı diye topluca yakılırlarken, öte yandan Meryem tanrının yeryüzündeki temsilcisi İsa’nın kutsal annesi oldu.
    Kadın bütün hastalıkların ve dünya üzerindeki mutsuzluğun kaynağı olarak lanetlendi.
    Mitolojiden tıbba ve psikolojiye kadın hep tehlikeli ve korkulması gereken cinsiyet olarak damgalandı. Velhasıl kelam Tarih boyunca kadının rolleri çocuk doğurmak ve çocuğa bakmak gibi ev içi işlerle sınırlı tutulmuş dini öğretiler, kanunlar ve kurumlar tarafından kadınlar, erkeklerden daha düşük pozisyonda veya statüde görülmüş, ayrıca mevcut toplumsal düzen, kadının değersizleştirilmesinin ve kadına karşı nefretin, düşmanlığın aracı olmuştur...

    Kitabı Tüm arkadaşlara tavsiye ederim. Ayrıca Kitapta bir çok yazar ve kitap ismi verilmekte ve birçoğu okuduğunuz kitaplar bu kitabı okuduktan onları yeniden farklı bir bakış açısı ile okuma isteği hissedebilirsiniz...
  • İnsanları tembelleştirebilmek için elektrik tellerinden kötülük geçiyormuş.
    Chuck Palahniuk
    Sayfa 258 - Ayrıntı Yayınları
  • Bugün, güneşin insanı utandırmak için doğduğu günlerden biri..
    Chuck Palahniuk
    Sayfa 248 - Ayrıntı Yayınları
  • Çağla tekrar paylaştı.
    Şiir ve şair seçerken özellikle kişinin biyografisine bakarım. Bakıyorum çünkü aradığım tek kriter acaba " intihar etmiş mi ?"
    Belki saçma gelecektir ama öyle işte!
    Ahmet Erhan okumak, dinlemek bambaşka bir histir. Şairin; İdeolojisi, fikri ,sağı, solu hiç ama hiç ilgilendirmez beni. Duygusu bir kere cizz etti mi olay bitmiştir benim için.

    Bu şiir kitabını gönül isterdi ki şairin satırlarından oku. Ama hangi kitapçıdan sordumsa "malesef" hangi siteden aradimsa "stokta yok! Satış dışı" ile karşılaştım. Sonra pdf bulursun dedim. Aradikca aradım ama ona da malesef.. Hal böyle olunca merakımerakım artkca arttı.
    Ahmet Erhan daha önce bildiğim bir şairdi Oysaki. Ama intihar etmedi diye mi ona ilgisiz durdum o da ayrı bir durum oldu benim için.

    Her yerde Şaire dair biyografi aradım durdum. Sağ Olsun Wikipedia diye bir bilgi edinme sitesi var. ülkece erişimine kolaylıkla ulasabildigimiz(!) Kaç ünlem lazım bilemiyorum bunun için. Neyse.
    Crome 'dan kaç sekme açtım haddi hesabı yok. 1k'dan kaç inceleme okudum bilinmez.
    Ben sağlam bilgilere ulaşmaya çalıştıkca olmadı. Ama bir şekilde şu satırlara vardım.
    Okuduğum her satırda Ahmet Erhan'a neden ulasamadigimi anladım.

    Nicedir akşam kara bir kefen gibi geriliyor
    Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.
    Perdeler örtük, kapılar sürgülü
    Polis arabaları dışında kimseler yok sokaklarda
    Ay, bir boşluk arıyor sekerek gökyüzünde
    Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
    Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.

    Ulaşamadım çünkü satırları başka. Ulaşamadım çünkü;

    Kendi sesimden korkuyorum bazan, inanır mısın?
    Gördüğüm yüzlerden, tanıdığım insanlardan…
    Gece oluyor. Bakıyorsun kimseler yok sokaklarda.
    Karşı evin duvarında öldürülmüş birinin afişi
    Boşluğa asılmış bir levha gibi
    Usul usul sallanıyor
    Ve uykusundan çığlık çığlığa uyanan bir çocuk
    Yanında anasının olmadığına inandırıyor kendini
    Birdenbire yalnızlığının bilincine varıyor.

    1960- 1980 dönemlerinde yazılmış olduğu bilgisine varınca şaşırdım..
    Aaaaa dedim . Tıpkı şu anki bizim dönem dedim. Nerden mi?
    Yine şu satırlardan.

    Ülkemin üstündeki bu alacakaranlık,
    Bu tedirginlik, bu çılgınlık, bu sancı biterse eğer
    Bırakacağım şiir yazmayı
    Gidip portakal satacağım bir denizin kıyısında
    Ne bileyim, bir dalgıç da olabilirim örneğin
    Sabahlara kadar yollarda dolaşabilirim
    Üstelik sevdaya filan da tutulmamışken…
    Şimdi kurumuş olan göz pınarlarım
    En küçük şeylerde bile boşanabilir örneğin.
    Yeter ki, silah sesleri gelmesin
    Her gece kentimin sokaklarından
    Yeter ki, hiç kimse ecelsiz ölmesin! XV
    Acılı oğulları ülkemin
    Kahvelerde otururlar sessiz, sakin.
    Gözlerine baksan çayırları görürsün,
    Bir tavşanın ekinler arasında kaçarken açtığı yolu.
    Bir ürkeklik, yabancılık hepsinde
    Acılı oğulları ülkemin
    Taşralılık sarılı bedenlerine.Uçup şarap içerler, kötü sigara
    Ceplerinde mutlak, kıvrılmış bir gazete vardır.
    Bir gecekondu nemli bir oda.
    Döşemenin üstünde telleri kopuk bir saz.
    Masanın üstünde çay bardakları,
    Ekmek kırıntıları, eski bir demlik.
    Onun altında gazeteler, kitaplar.
    Duvarlarda resimler ve yazılar…
    Naylonla örtülmüş bir pencere – camları kırık.Acılı oğulları ülkemin
    Ölüp giderler bir akşamüstü
    Karanlık, kuytu bir sokakta;
    Gözleri sonuna kadar hayata açık.
    Elleri kavuşmuş, bilmezmiş gibi
    Ölümü ve kalleşliği bu dünyada.Ertesi gün resimleri gazetelerde
    Ve bir tarih resmin altında:
    Doğumu şu yıl, ölümü üç nokta......

    Şaşırmadim çünkü!
    Ahmet Erhan hala şiir yazıyor. O gün bugündür bitmedi bu ülkemin alacakaranlıgi.
    Eğer biterse şiir yazmayı bırakacakmis. Biraktirsinlar artk Ahmetlere,Erhanlara, Ariflere...... karanlık şiirler yazdırmayi.!
  • Çağla tekrar paylaştı.
    Uzun sayılabilecek bir incelemenin ilk satırındayım... Ahmet Erhan için inceleme yazmak benim için fazlasıyla zor. Ne yazsam eksik kalacak, biliyorum. “Yazsam olmuyor, yazmasam olmaz” yani. Darılmaca gücenmece olmasın diye belirtmek istiyorum. Yazacaklarım daha çok benim Ahmet Erhan’la olan hikayemdir. Dileyen okumayı burada bırakabilir.

     

    “Her şey bir acının bilincine varmakla başladı ” (s.89 burada gömülüdür 1. Cilt)

    Herkes gibi bir sürü insan tanıdım ben de, otuzuma son sürat tırmandığım şu ana kadar, bir dünya kitap, bir dünya şiir okudum. İnsanlardan kaçıp kitaplara sığındım ya da kitapları insanlardan daha çok sevdim gibi aforizmalara hiç girmeyeceğim merak etmeyin. Zira hep şiiri daha çok sevdim. Buna ilintili olarak elbette insanı çok sevdim. Bunu Metin Abi’den (Altıok) öğrendim. Tam da dediği gibi: Şiir, insanları sevmeye yaradı.

     

    Hiç unutmuyorum, sene doksandört ve yaz ayları, yaşım henüz çocuk... Hayatında ilk kez gittiği hastane dönüşünde babam kısacık bir cümle etti: “İçimde bir ağrı dolanıyor.”

    Babamın içinde dolanan o ağrı o an itibariyle benim içimde de voltaya çıktı. Kolay mı? Hayatımın kahramanının canı yanarken ben rahat edebilir miydim? Edemedim. Birkaç gün içinde babamı tedavisi için başka bir şehre götürdüler. Tabi kimse durumun vehametinden haberdar olmadığı için beni ya da kardeşlerimden herhangi birini babamın yanına götürmedi. Yaşımız itibariyle belki biz durumu kavrayamayabilirdik ancak en azından babam için bir şeyler ifade ederdi. Elbette kızamıyorum kimseye. Herkesin, babamın iyileşerek döneceğine  dair sonsuz bir inanç beslediğine inandım hep çünkü aksi bir durum en başta babama yakışmazdı. Neticede, babamın içinde dolanan o ağrı birkaç ay içinde babamı bizden aldı kendine sakladı. Hali hazırda birkaç ay göremediğim babamı dünya gözüyle bir daha da göremedim. Babam başka bir şehre gittiğinde mevsim yazdı, dönmediğinde ise henüz sonbahar. Bu yüzden hiç sevmedim haziranı temmuzu ağustosu eylülü ekimi kasımı. Sonrası hep kış... Kendi sesinden en net şekilde hatırladığım o kısacık cümle kaldı geride, köy evinde bir soba yanında boş bir çay bardağını tuttuğu bir fotoğraf, bir de annemin terliğinden kaçıp sığınıp saklandığım kucağının sıcaklığı...Hiç unutmadım ben o cümleyi. Duyduğum günden bu yana bir acı dolanır içimde, başucu acımdır bu benim...

    Şiire ilgimin başladığı ortaokul yıllarımda kulağıma çalınan bir şiir bir adamla tanıştırdı beni. “Bugün de ölmedim anne” diyordu Ahmet Kaya. Sordum soruşturdum Ahmet Erhan diye bir adam çıktı karşıma. Birkaç şiirini okudum ilkin. Birinde “Bugün de ölmedim anne” diyen Ahmet Erhan, diğerinde “Bugün oturdum ölümü düşündüm” diyordu... Ölümü erkence tanımış biri olarak şiirleri beni içine almıştı. Sanırım sonraki yıl gittiğim bir kütüphanede, hani şu sebebini bir türlü anlamadığımız şekilde asabi abilerin görevli olduğu kütüphanelerden birinde tesadüfen karşılaştığım bir kitabı kucakladım. Kapağı her ne kadar beni ürkütse de o zaman, ben şairi referans aldım. 1993 basımı “Sevda Şiirleri/Zeytin Ağacı” kitabı. Hiç abartmıyorum bir süre soluksuz okudum ta ki “bir baba için” şiirine gelene kadar. Bunu orada yapamayacağımı biliyordum. Yanlış hatırlamıyorsam kimliğimi bırakıp kitabı aldım. Baktım ki, bendeki yaranın aynısı Ahmet Erhan’da var. Yaradaş olduk ve bir daha da ayrılmadık. Şöyle diyordu şiirinde:

    “Senin ölümün baba, bende
    Bir anafora kapılarak
     Yeniden doğuma dönüşüyor
     Köklerini toprak altında saklama
    Baba, oğlun daha yaşıyor...”
     (s.246, burada gömülüdür 1. Cilt)

     

    Asıl adı Erhan Bozkurt’tur şairin. Ahmet adını yarasından yani babası Ahmet İzzet Bey’den alır. Bozkurt soyadını ise davasına kurban verir. Neticede Ahmet Erhan olur. Nedir ki bu adamın davası? Davası memlekettir, ‘Alacakaranlıktaki Ülke’sidir. Nitekim Ahmet Erhan diye bir gerçeği ortaya koyan kitabı da budur.
    (s.13 burada gömülüdür  1. Cilt)

    Ağlamamak için paltosunun yakasını ısırarak marşlar söyleyen bir devrimcidir. Hepsinden önemlisi o bir mağluptur. Yenilmeyi en iyi o bilir. 12 Eylül faşist darbesinde yenilir ilkin, sonra Sivas’ta, Maraş’ta  defalarca yenilir. Bu sebepledir ki, çağdaşı olan bütün mağlupların ansiklopedisini yazmıştır.
    (s.139 burada gömülüdür 2. Cilt)

    En yakın dostlarından Behçet Aysan’ın Sivas’taki hazin ölümü onda kapanması mümkün olmayan yaralar açmıştır. Sivas’taki en büyük yenilgisi bu olmuştur. Fakat Sivas’taki yenilgisi bununla sınırlı kalmayacak ve 32 kez daha yenilecektir. Behçet Aysan’ın ölümü üzerine o’na ithafen yazdığı  ‘son düello’sunda şöyle der:

    “Kaybettim ömrümün son düellosunda
    Şimdi ayağımın altından kayıyor dünya
     Gökyüzü aklıma bir kefen oluyor
    Cunda’daki mezarlığa, selvilerin altına gömün beni
    Buna dayanamam, bu yalnızlığa”

     (s.209 burada gömülüdür 2.Cilt)

     

    Ahmet Erhan şiiri de yenilgiler silsilesidir. Tekilliğe yenilir zamanla, nihilizme yenilir ya da evrilir. Ancak lirizminden hiçbir şey yitirmez. Şiir marjinallikten uzak, tam aksine oldukça yalındır. Bu yalınlıkla özgün olabilmek ve özgün kalabilmek de her babayiğidin harcı değildir. Ahmet Erhan; şiirin, ‘hayat çizgisi’nden uzaklaşmaması gerektiğine inanır ve hayat çizgisinde şiirler yazar ömrü boyunca. Hayat varsa elbet ölüm de olacaktır. Bu sebeple hemen bütün şiirleri ölüme dayanır. Gerek hayatla gerekse de ölümle hep büyük hesaplaşmaları olmuştur. Tahmin edeceğiniz üzere hemen hepsinde mağlup olmuştur. Pavese’den Yasenin’e, Atilla Jozsef’ten Mayakovski’ye, sevdiği bütün şairler intihar etmiştir mesela. Bunca intihara karşın intiharı da düşünmüştür elbette. Neticede deliliğinin çimentosu Mayakovski’den gelir ve onun yöntemini düşünür.

    “Mutfakta şiir yazmaktan bıktım, her şeyden bıktım
    7.65 Magnum satılık, yazıyor küçük ilanlarda
    Bir silahım olsa, ne güzel kendimden soyunurdum.”

     (s.145 burada gömülüdür 2.Cilt)

     

    Yalnız Pavese’yi, Mayakovski’yi, Jozsef’i, Yasenin’i sevmez tabii ki. İnsanları sever. Nazım’ı sever, Altıok Metin’i sever, Turgut Uyar’ı, Cemal Süreya’yı, Ahmed Arif’i , Edip Cansever’i sever. Oğlu Deniz’i bir başka sever. Ülkesini çok sever. Ülkesinin çelişkilerini bile sever hatta yalnızca bu çelişkilerin tek başına dahi şiirin sebebi olduğuna inanır. En çok da babasını sever. Babasının mirası alkolü de sever. Bayrağı babasından alıp meyhanelere koşması da, 3 bardak Tuborg’la karaciğerini sıvazlaması da bundandır.
    Bir bar taburesi üstünde babasının öldüğü yaştayken hem sarhoş hem de yastadır. O günden karşı kıyılara yelken açtığı güne kadar da babasından fazla yaşamasının mahçubiyetini yaşamıştır. Neticede ellibeşinde ilk olarak babasına sonra da dostlarına kavuşmuştur.
    Geriye ne mi bıraktı? Yalnızlığını bıraktı bana, hüznünü, acısını, yenilgilerini ve boğulmalarını da. Üç beş şiiri de kaldı geride, bir de sıcacık gülüşü asılı kaldı semada. Babam gibi...

     

    “Bitiriyorum burada

    Artık hiçbir şey sorma.”

     (s.82 1. Cilt)
  • Çağla tekrar paylaştı.
    " Dünyada olup bitenler nedir ki? Un peu de bruit autour de Notre âme...!
    ..... ( "Ruhumuzun etrafında kopan bir parça gürültü...!)
    Robert Musil
    Sayfa 68 - Yapı Kredi Yayınları
  • Çağla tekrar paylaştı.
    ... Ve buna rağmen düşünceler, en güçlü hallerini asla koruyamazlar; havayla temas ettiklerinde hemen daha dayanıklı, ama bozulmuş başka bir biçime dönüşen maddelere benzerler.
“Eğer bir insan kendini savunmuyorsa, ölür. Eğer ölmezse, diri diri gömülür.”Ulrike Meinhof
Yüksek Lisans
27 okur puanı
04 Mar 2017 tarihinde katıldı.

Beğendiği kitaplar 140 kitap

  • Gösteri Peygamberi
  • Sosyalizm Geliyor Savulun
  • Hayatın Sessizliğinde
  • Nah Kalkınırız
  • Karamazov Kardeşler
  • Dorian Gray'in Portresi
  • Ölü Ozanlar Derneği
  • Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek
  • Yıkıntılar Arasında
  • Yaşamla Yazışma (Mektuplar)

Beğendiği yazarlar 121 kitap

  • Orhan Kotan
  • Ahmet Erhan
  • Nevzat Çelik
  • Marcel Proust
  • Eduardo Galeano
  • Michel Foucault
  • Arkadaş Zekai Özger
  • Mehmed Uzun
  • Adnan Yücel
  • Leyla Erbil