Bir sabah doğacağım ölülerin özgürlük diyarına.
Bir kara kasvet.
Sönmüş bir ay.
Ve böyleyken bile içerimde küçük bir aydınlık.
Huzursuz bir rahatlık.
Rahatsız bir huzur.
Bir terslik.
Bu sefer bir bensizlik.
Bedensizlik.
Nasılsızlık, nedensizlik.
Bir suskunluk hali.
Dünyadakiyle aynı.
Nurdan ateşler.
Ateşten nurlar.
Bir sabah doğacağım öte bir zindanda.
Parmaklıksız.
Elsiz, dilsiz.
Kayıplara dahi karışamadığım, issiz, hissiz.
Dünyadakiyle aynı, bensiz, kimsesiz.
Nasıl da göğe yani sana erdi boyumuz?
Bir ışığın hüzmesiyle anca böyle doyulur.
Gözlerimin ay yüzünün üzerinde yüzmesiyle,
Birebir aynı sanki bir evrenin doğumu.
Bende bir yön kalmadı, hepsini, sana serdim yolumun.
Bu yolda yürü diye yıllar yılı, amacım doğruyu bul.
Senle kapladım kendimi, bana gelirsek şayet;
İçimde biraz kaldım çünkü, sana verdim çoğumu.
Sen masumiyet müzesinin en değerli eserisin
Bizi artık pek masum kılmasa da hayat.
Belki en masumu da biziz, bize bizden bakıldığında;
Sana benden, yani sana senden.