Claire Kilroy – Asker ve Denizci
Bir kitabın bana iyi geldiğini çoğu zaman sayfalarında kendime rastladığımda anlarım.
Okurken bir cümle olur, “işte bu” derim; “benim içimden geçeni yazmış biri.”
Claire Kilroy’un Asker ve Denizci kitabını okurken de böyle anlarım çok oldu. Ama bu defa fark ettim ki, bazen kendine rastlamak iyi hissettirmiyor. Bazen insan, kelimelerdeki yankısıyla yoruluyor.
Kitap yalnızca 175 sayfa. Ama bana, sanki yüzlerce sayfalık bir duygunun ağırlığı gibi geldi. Şu an 146. sayfadayım, yani bitmesine 30 sayfadan az kaldı. Buna rağmen, günlerdir elim gitmiyor.
Hatta araya başka bir kitap sıkıştırdım, onu bitirdim, ama Asker ve Denizci’yi hâlâ bitiremedim.
Çünkü bu kitap, yalnızca okunmuyor. Yaşatıyor, hissettiriyor, içini sıkıyor, nefesini kesiyor. Özellikle de bir kadınsan.
Claire Kilroy, yeni anne olmuş bir kadının iç dünyasını anlatıyor.
Ama bunu öylesine “anlatmak” değil, adeta yaşatmak için yazmış.
Cümleleriyle bir odanın havasını, bir annenin yorgunluğunu, bir bedenin ve ruhun aynı anda nasıl tükenebildiğini hissettiriyor.
Kadının kendi iç sesiyle, bir annenin kimliğini yeniden inşa etme çabası arasında kalıyoruz.
Ve bazen, bu iç ses öyle yüksek, öyle derin yankılanıyor ki, okur olarak biz de sessiz kalamıyoruz.
Ben kalamadım en azından.
Belki de bu yüzden ağır geldi.
Belki de anne olmasam da, o duyguların kıyısından geçebildiğim içindir.
Kitap boyunca sık sık kendime sordum:
“Bir gün ben de böyle hisseder miyim?”
“Ya gerçekten bir kadının kendi benliğini koruyabilmesi bu kadar zor mu?”
“Bir çocuk doğduğunda, kadının eski hayatı nereye gider?”
Kilroy, bunları anlatırken romantize etmiyor.
Ne anneliği, ne kadınlığı, ne evliliği.
Aksine, duyguların karanlık tarafına ışık tutuyor: yalnızlığı, çaresizliği, uykusuzluğu, kayboluşu.
Bir yandan da