`Olvido
Hoyarttır bur akşamüstüler daima. Gün saltanatıyla gitti mi bir defa Yalnızlığımızla doldurup her yeri Bir renk çığlığı içinde bahçemizden, Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan Lavanta çiçeği kokan kederleri; Hoyarttır bu akşamüstüler daima. Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar Unutuşun o tunç kapısını zorlar Ve ruh, atılan oklarla delik deşik; İşte, doğduğun eski evdesin birden, Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven, Susmuş ninnilerle gıcırdıyor bir beşik Ve cümle yitikler, mağluplar, mahzunlar... Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir Kağıtlarda yarım bırakılmış şiir; İnsan, yağmur kokan bir sabaha karşı Hatırlar bir gün bir camı açtığını, Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı... Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir. Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla Halay çeken kızlar misali kolkola. Ya sizler! ey geçmiş zaman etekleri, İhtiyar ağaçlı kuytu bahçelerden Ayışığı gibi sürüklenip giden; Geceye bırakıp yorgun erkekleri
Şiir
Oysa mecnun almış bütün deliliği gitmiş Kupkuru bir hayat kalmış ve adeta oyun bitmiş ........ Sezai Karakoç
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
İnsan bazı şeyleri affetmiyor aslında; sadece taşıyamayacak kadar yoruluyor.Bir yükü yere bırakmakla onu bağışlamak arasındaki farkı geç öğrendim ben. Uzun zaman, içimdeki ağırlığı sadakat sandım. Oysa insan bazen gitmiş bir şeyin nöbetini tutuyor yalnızca.Kendim hakkında büyük sözler söyleyebilecek biri değilim. Hatta çoğu zaman, hayatı anlamaktan çok ona çarptığımı düşünürüm. Ama şu kadarını biliyorum: Ben en çok, cevabını bildiğim soruları sormaktan yoruldum.Kapalı olduğunu bildiğim kapıları çalmaktan,geri dönmeyeceğini bildiğim insanların ardından yolları gözlemekten,bir gün değişir diye beklediğim şeylerin, değişmeden eskidiğini görmekten…Sonra fark ettim ki zamanın en büyük marifeti iyileştirmek değilmiş.Zaman, insanın elinden bahaneleri alıyormuş.Bir noktadan sonra ne kırgınlık kalıyor tutunacak, ne de hüzün. Sadece hakikat kalıyor.Ve hakikat, çoğu zaman düşündüğümüz kadar görkemli değil.Sessiz.Soğuk.Ama inkâr edilemeyecek kadar açık.Diyeceğim o ki;Bazı kayıplar, bir şeylerin bitmesinden değil, çok önceden bitmiş olduğunu geç fark etmekten doğuyor.İnsan buna üzülüyor. Geçen zamana değil.Kendi gecikmiş uyanışına. Ve galiba büyümek dedikleri şey de biraz bu: Bir daha açılmayacak kapıların önünden, hiçbir şey olmamış gibi değil; her şeyi anlamış gibi geçebilmek.
Bi' şarkı gibiyim ve vokalisti ölmüş. Bi' hane gibiyim ana, ışıkları sönmüş. Birahane gibiyim lan, her gelenim gitmiş. Bi' sevda gibiyim bak, sol ciğerim bitmiş.
Olvido
Hoyrattır bu akşamüstüler daima. Gün saltanatıyla gitti mi bir defa Yalnızlığımızla doldurup her yeri Bir renk çığlığı içinde bahçemizden, Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan Lavanta çiçeği kokan kederleri; Hoyrattır bu akşamüstüler daima. Dalga dalga hücum edip pişmanlıklar Unutuşun o tunç kapısını zorlar Ve ruh, atılan oklarla delik deşik; İşte, doğduğun eski evdesin birden Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven, Susmuş ninnilerle gıcırdıyor beşik Ve cümle yitikler, mağlûplar, mahzunlar... Söylenmemiş aşkın güzelliğiyledir Kağıtlarda yarım bırakılmış şiir; İnsan, yağmur kokan bir sabaha karşı Hatırlar bir gün bir camı açtığını, Duran bir bulutu, bir kuş uçtuğunu, Çöküp peynir ekmek yediği bir taşı... Bütün bunlar aşkın güzelliğiyledir. Aşklar uçup gitmiş olmalı bir yazla Halay çeken kızlar misali kolkola. Ya sizler! ey geçmiş zaman etekleri, İhtiyaç ağaçlı, kuytu bahçelerden Ayışığı gibi sürüklenip giden; Geceye bırakıp yorgun erkekleri
sevginin yetmediği yerdeymişim gerçekten
Mor, sevgiyi kaybedince içindeki kırmızı akıp gidermiş. Ta ki sadece mavisi kalana kadar… Sadece mavi hissedene ve sadece mavi gözükene kadar. Kendisini tanıyamaz hale geldiğinde sağda solda kendine katacak kırmızı ararmış. Oradan buradan biraz aşırır, biraz çalarmış. Vıcık bir mavi olurmuş ama asla mor olmazmış. Sonunda aramayı bırakmış. Belki de en başta hatası kontrastına aşık olmakmış. Belki de hatası onun kendisiyle aynı olduğunu sanması ve onu haddinden fazla sevmesiymiş. Gökyüzü bulutluyken yıldızları görmek isteyecek kadar aptalmış biraz. Sorsan, onun olanı görmek, onun olanı bulmak istemiş. Aslında aptal da değilmiş. Hep “aptal değilsin” demişler ona ama hep aptal yerine koymuşlar ve o da hiç sesini çıkarmamış. Zaten onun olduğunu sandığı hiçbir şey de onun değilmiş. Yıldızlar kayıp gitmiş, sönmüş ve bitmiş. “Hani benimdiniz?” diyememiş. Yavaş yavaş mavinin soğukluğu onu dondurmaya başlamış. Tamamen buz olana kadar… Hiçbir şey beklemez, sadece hayatta kalırmış. Hiçbir şey hissetmezmiş. Aman kimse ona bakmasın ve dokunmasınmış. Hepsi sahte geliyormuş. “Belki bir gün,” dermiş başlarda. Sonra o ses de kesilmiş. Siyahı, beyazı bile kıskanırmış bazen. Kafası o kadar karışmış ki neyi istediğini bilemez olmuş. İstediğine kavuşamayınca kendisini de, gerçek rengini de unutmuş. Ona hiç sorulmamış. Bütün duygularına ve anılarına el konmuş, kilit vurulmuş. Ne hissetmek istiyormuş artık ne de hatırlamak. Değerli ve özel olduğunu sanmış ama aslında kolayca kestirip atılacak bir şeymiş. Çiğnenecek kadar iki boyutlu… “Öyle olmasa içimdeki o sevgi çekilip benden alınmazdı,” diye düşünmüş giderek mavinin en soluk hali olurken. Onun yerine kararlar verilmiş, istemediği yerlere itilmiş. Saygı da dilenmezmiş artık, sevgi de… Eskiden sahip olduğu sevgiye bakınca, sevgi mi