Rol gereği budala bir insanı oynuyorsak, budala olmadığımızı düşünerek kendimizi kullanmayız ve bu yanlış tutum içinde, o karakteri yalnızca “göstermeyi” kurarız. Oysa bir bebeğin yarım konuşmasıyla ve naif hareketlerle bir köpeği severken, bir budala gibi davranırız. Ne kadar akıllı ya da zeki olursak olalım, her insanda şöyle ya da böyle saf ve budala bir yan vardır.
Öyleyse, rol gereği canlandıracağımız o budala karakteri kendi saf ve budala yanımızı da katarak renklendirmeliyiz. Ne kadar zeki okursak olalım, bizim bilmediğimiz bilgilere sahip olan bir insan -örneğin bir uzay fizikçisi ya da kuantum fiziğinden söz eden bir bilim insanı- karşısında kendimizi bir budala gibi hissedebiliriz.
Kehanetler ve önseziler, yanıtlanmamış sorular karşısında nasıl sınanabilir? Şunu düşünün: Gelecek önceden bildirildiğinde, bunun ne kadarı “dalga formu”nun (Muad’Dib gördüğü, geleceğe dair görüntülere böyle derdi) önceden görülmesi ve ne kadarı kahinin geleceği kehanetine uyacak şekilde biçimlendirmesidir? Peki ya kehanet eyleminin içindeki ahenk? Kâhin geleceği görür mü, yoksa zayıf bir hat, çatlak veya yarık bulup onu sözleri veya kararlarıyla- bir elmas kesicinin elindeki mücevheri tek bir bıçak darbesiyle parçalaması gibi- parçalar mı?