Gelecek her kitabını heyecanla okuyacağım genç bir yazar Éduoard Louis. Buna kesin olarak karar verdim Eddy’nin Sonu’nu da okuduktan sonra. Babamı Kim Öldürdü’den daha duygusal ve kişisel olmasıyla dikkatimi çekti bu kitap. Hem yazarın iyi kalemi hem Ayberk Erkay’ın nefis çevirisiyle, anlattıklarının yoğunluğuna rağmen, bir çırpıda kolayca ama büyük zevkle okudum.
Édouard Louis adını üstüne basa basa söyleyeceğim bir yazar benim için. Bunun ilk nedeni ismiyle olan anıları. Değişikliğe gitmeden önce ismiyle o kadar çok dalga geçilmiş ki seçtiği, benimsediği bu isim onun için çok değerli olsa gerek. İkinci neden ise Babamı Kim Öldürdü’de isimleri vurgulamaya verdiği önemden kaynaklanıyor. Édouard Louis bana isim vermeden bir şeyler anlatmanın çok önemli şeylerin atlanmasına neden olduğunu öğretmiş bir yazar. Kendisine bu gibi birçok şeyden dolayı gerçekten değer veriyor, hatta kendimi ilginç bir şekilde ona yakın hissediyorum.
Sosyoekonomik olarak düşük bir Fransız kasabasından huzurumuza getirdiği hikayeler ne kadar da tanıdık, aradaki uzaklığa rağmen öteki olmak ne kadar aynı. Irkçılık, homofobi, akran zorbalığı, şiddet... Bunlar matruşka bebekleri gibi, biri mutlaka diğerini içerir.
Kitabın bana en çok dokunan noktalarından biri Louis’e aylarca cinsel, fiziksel ve psikolojik şiddet uygulamış olan insanların tiyatrosundan sonra onu alkışlamalarıyken diğeri ise kurtuluşunu tiyatro okulunda ararken ‘ibne’ sıfatının yakasını orada da bırakmayışı oldu. Benliğinin doğal olarak peşini bırakmayışı ancak bunun yarattığı sorunları da yanında getirişi. Bunun yarattığı sıkışmışlık ve sıkıntılar. Okuması bile zorken yaşaması gerçekten acı verici olsa gerek. Édouard Louis’in kendini bulmasına, tüm bu acıyı sanata aktarmasına çok seviniyorum. Ne yazık ki öteki olan birçok insan