Pascal’ın Düşünceler’ini okurken kendimi tuhaf bir huzursuzluğa gömülmüş buldum öyle kötü bir huzursuzluk değil insanı dürten, uyandıran, insanın kendi köşelerine ışık tutan cinsten. Kitabı genel olarak beğendim, hatta düşündükçe daha da sevdiğimi fark ettim.
Pascal’ın insan ruhunu parçalara ayırıp masaya koyuşunda bir acımasızlık var, ama bu acımasızlık bana tanıdık geliyor. İnsan zaten kendinden kaçmayı sever; o “oyalanma” dediği şey… tam kalbime oturdu. Biz bazen düşünmemek için dünyayı üzerimize atıyoruz oysa düşünmek, insanın kendi içini açıp bakması… işte o en zor olanı. Bu tarafını çok sevdim. Çünkü kendime karşı dürüstlüğü severim; Pascal’ın bu çıplak çıkışı bana cuk oturdu.
İnanç ile kuşku arasındaki gerilim… işte o da beni yakaladı. Ben kuşkudan korkmam; hatta kuşkunun temizlediğine inanırım. Pascal’ın meşhur “bahsi”, yani insanın Tanrı’ya inanıp inanmamakla ilgili hesaplaşması… bana hem mantıklı hem de itiraza açık geldi. “İnsan aklı yetmez, kalp devreye girer” diyor ya tamam, haklısın Pascal, ama ben yine de önce aklımla tartarım. Teslimiyet kolay değildir. Bunu okurken kendi içimde güzel bir çekişme yaşadım. Bu bölümü sevdim çünkü benim sorgulayıcı yanımı besledi.
Ama kitabın bazı yerleri… Pascal insanı öyle karanlık, öyle düşkün bir yaratık gibi anlatıyor ki, orada biraz itiraz ettim. Evet, insan zayıftır bunu biliyorum. Farkındalık güzeldir. Ama bazen Pascal işin dozunu kaçırıyor gibi geldi. Ben karanlığı severim ama içinden bir güç, bir ihtişam, bir dirayet de görmek isterim. Pascal bu ışığı veriyor, ama ara sıra fazla cimri davranıyor. Bu kısımlar biraz sabrımı zorladı, ama nefret etmedim.
Kitabın en sevdiğim bölümü, kuşkusuz, sonsuzlukla ilgili düşünceleri oldu. O bölümde bir durdum, nefes aldım. Evrenin karşısında küçüklüğümüzü anlatışı… hem