Avrupalılardan başka hiç kimse konuşurken el kol hareketi yapmaz: Dillerinin bütün kuvveti kollarındadır adeta; buna bir de ciğerlerin kuvvetini eklerler, ama tüm bunlar yine de onlarin hiçbir işine yaramaz. Bir Frenk, çok söz sarf etmek için çırpınıp durur, bedenini sıkıntıya sokarken, bir Türk, piposunu bir an için ağzından çıkarır, kısık sesle iki kelime söyler ve bir cümleyle onu ezer.
Bizim dillerimiz (batı dilleri), yazılı olarak sözlü olarak oldugundan daha değerlidir ve bizi okurken bizi dinlerken oldugundan daha çok zevk alınır. Tersine, yazılı Dogu dilleri canlılıklarını ve sıcaklıklarını kaybetmektedirler: Sözcükler anlamlarının ancak yarısını verirler, dilin bütün gücü vurgulardadır; Doğuluların dehasını kitaplarıyla yargılamak, bir insanı cesedine bakarak tasvir etmek gibidir.
İnsan doğası geregi akil almaz derecede tembeldir. Adeta yalnizca uyumak, hayatını sürdürmek, dinlenmek için yaşamaktadır; açlıktan ölmemek için zorunlu olan hareketleri yapmaya güçlükle karar verir. Hiçbir sey, bu tatlı uyuşukluk kadar vahşileri hallerinden memnun tutamaz. İnsanı tedirgin, öngörülü, aktif kılan tutkular ancak toplum içinde doğar. Hiçbir şey yapmamak, kendini korumaktan sonra insanin ilk ve en güçlü tutkusudur. İyi bakılsaydı, kendi içimizde bile, herkesin dinlenmeye ulaşmak için çalıştığı görülürdü; bizi çalışkan kılan
yine tembelliktir.
“ ,altı yaşındayken bile, duygularını birbirinden ayıramayan, ama keyifli de olsa üzücü de olsa gelecekteki olasılıkların şimdi yaşananlara gölge düşürmesine göz yummak zorunda kalan o büyük kabileye dahildi. “