Monopoly oynadığınızı hayal edin. Ama öyle sahte paralarla, plastik otellerle değil; masada bayağı bayağı yönettiğiniz şehirlerin tapusu, geleceğiniz, hatta eşiniz duruyor. Kitap, bizi işte böyle tuhaf bir masaya oturtuyor. Savaş sonrası nüfusu tükenmiş, sokakları in cin top oynayan o koca dünya, artık üzerinde sadece zar atılan devasa bir oyun tahtasından ibaret. Kalan bir avuç insan, Titanlı Vugların kurduğu bu düzende hayatta kalmak için bu oyunu oynamak zorunda.
Böyle bir dünyada depresyon, paranoya ve uyarıcı madde bağımlısı ana karakterimiz Pete'in, neredeyse her şeyini kaybettiği noktada hikayeye başlıyoruz. Lakin kitabın asıl konusunu anlatmak bu noktada çok zor. Zira kitap ilk sayfalarında bizi post apokaliptik bir Monopoly masasına oturturken, bir anda kendimizi psikoz ataklarında, faili meçhul cinayetlerin ortasında ve hemen sonrasında ise kozmik bir istilanın içinde buluyoruz. Anlaması zor değil ama rollercoaster etkisi oluşturan bir kitaptı bu yüzden. Daldan dala atlayarak bizi konudan konuya taşıdı. Bunu yaparken de biz okuyucuları en az ana karakterimiz Pete kadar paranoyak etti. İnsan görünümündeki uzaylılar, psişik güçler, yalanlar, uzaylı görünümündeki insanlar, yalanlar, telepatlar, uyarıcı maddeler, yalanlar, manipülasyonlar, psikoz atakları, yalanlar ve daha fazla yalanlar... Ah, ayrıca yalanlardan bahsetmiş miydim?
Bu yalan cümbüşünün içinde bir de işin 'insani' boyutu vardı ki, bu kısım kitapta uzaylılardan bile daha tuhaftı. İnsanlığın soyu tükenmesin diye oynanan bu oyunda, sadece şehirler değil eşler de el değiştiriyordu. Sevgi, sadakat gibi kavramlar rafa kalkmış; her şey 'üremeye' ve 'şansa' endekslenmiş durumda. İnsan ömrünün 200 yıla kadar uzadığı bu evrende, Pete'in 145 yaşında olmasına rağmen çok kırılgan ve zayıf psikolojisi,