“İnsanın kendini konumladığı yer sebebiyle Mina. Malum, insan kendini
kurban olarak konumlar. Yaşamının sorumluluğunu almadan, ‘Onun yüzünden,
bunun yüzünden’lerle kendine acıyarak yaşar. Kendini bir zavallı, birtakım
kişi ve durumların acınacak sonucu olarak görmeye alışmıştır. Şimdi söyle
bana, böyle birini kim sever ki? Acınacak halde olan ve öyle kalacağına da
inanılan birini kim sever ki? Acımak başka şeydir, sevgi başka şey. Böyle
birine ancak acınır ve acımak, içeriği son derece yanlış anlaşılmış düşük bir
duygudur. İçinde sevgiden eser yoktur. Aksine içeriğinde kendine
yabancılaştırmak, aşağı görmek ve hatta uyandırdığı suçluluk duygusu sebebi
ile o açmandan kurtulmayı istemek vardır. İşte insan da kendine acıdıkça, her
gün baş başa olduğu bu kişiye yani kendine yabancılaşarak, suçluluğunu
besleyen varlığından sadece kurtulmak istemekte ve ısrarla, bilinçsizce
kendini sabote etmektedir. Kendilik nefretinin kaynağı, en büyük belamız olan
kendini kurban görme hastalığıdır.”
Yaşam gerçek olmayan ne varsa sende, her gün sana onu gösterir. Gelen hep sensindir. Hep kendini getirir sana, “Kendine gel!” diye. Bütün o savrulmaların, saklanmaların, kaytarmaların, ters yöne kaçmaların, sözde korunmak için kendini dışarıya saldırmaların ne denli boş olduğunu sana yeniden, yeniden gösterir. Yine yakalanırsın, yine gelir kapana. Çünkü “soru”n hep aynı yerden gelir: Kendinden. Bu nedenle cevapları dışarıda arayarak değil, kendini OKUyarak çözebilir insan. Yaşam senin için aslında hep tek ve aynı soruyu yineler: “Var mısın?”