Hayatımın akışını değiştiren bir kitap. Okurken aldığım hazzı hala damarlarımdaki kanda taşıyorum. Bazı günler sayfalarını karıştırır, tekrar tekrar cümlelerin neler anlatmak istediğini düşünür ve bundan her zaman keyif alırım.
Bu kitap Freud’un ortaya koyduğu id, ego ve süperego kavramları arasında dönüp duruyor aslında. Freud'un bu kuramını kusursuz bir şekilde olay akışının içinde harmanlamış yazarımız. Zaman zaman Dorian’ın çok yakın iki arkadaşı çevresinde dönüyor olaylar. Birisi ressam olan Basil Hallward. Kitabımızın isminde var olan o portrenin ressamı. Bir diğeri ise Lord Henry. Basil'in aslında tanıştırmak istememesine rağmen Dorian ile tanıştırdığı o kişi. Lord Henry, Basil'in aksine daha enerjik, daha dışa dönük. Ve bence Dorian'ın hayatının değişmesindeki en büyük role sahip insan kendisi. Dorian'ın gençliği ve güzelliği başından beri Basil'i mest ederken diğer bir tarafta herkes gibi Henry'de bu kusursuz görünen insanın büyüsüne kapıldı. Basil Dorian'ı o kadar çok seviyordu ki onun ismini bile kimselere söylemek istemedi, onu paylaşma hissiyatı Basil'i korkuttu. Sadece kendi gözleri Dorian'ı görsün istedi. E tabii Başkaları Dorian'ı böylesine severken ve güzelliğine taparken onun kendini sevmemesi mümkün değildi. Bu da aslında onun karakterine büyük bir kibir duygusunu sokuyordu. Her zaman haz peşine koşan bu genç erkek yasaklamalara ve kötülüğe olan sevgisine kendini fazla kaptırdı. Dorian'ın zaten en başından beri içinde yatan ve uyuyan bencil canavarı, müthiş konuşmaları ve kelime seçimleri ile ona en zıt görüşlü insanı bile kendine çekebilecek güce sahip olan karakter Lord Henry her cümlesinden sonra uyandırıyordu. Sanki Henry'nin elinde bir kırbaç vardı -ki bu kırbacı onun cümleleri gibi düşünebilirz- ve o kırbacı her sallayışında Dorian'ın sırtına