Uyku yaşamın dramını, sıkıntılarını, takıntılarını unutturur; her uyanış bir yeniden başlangıç, yeni bir umuttur.
Uykusuzluklar ise can çekişme duygusu, çaresi olmayan üzüntü ve umutsuzluk doğurur.
Yalnızca iki tür insan bende hayranlık uyandırabilir: her an delirebilecek olanlar ve her an intihar edebilecek olanlar.
Yalnızca onlar beni etkiler, çünkü yalnızca onlar büyüm tutkular yaşar, büyük dönüşümleri bilirler.
Acının neden yalnızca bir azınlığın belini büktüğünü düşünüyorum. Normal bireylerin arasından en korkunç işkenceleri çekecek birtakım kişilerin seçilmesinin bir nedeni var mı? Kimi dinler, Tann’nın acıyı sizi sınamak ya da size bir günahın cezasını çektirmek için kullandığını ileri sürerler. Bu anlayış bir inanan için geçerli olabilir, ama ayrım gözetilmeksizin temiz yüreklilerin de suçsuzların da acı çektiğini gören biri bunu kabul edemez.
Yalnızlığın iki farklı biçimde duyumsandığı düşünülebilir: dünyada yalnız olduğunu duyumsamak ya da dünyanın yalnızlığını duyumsamak.
Yalnız olduğunu duyumsayan kişi bütünüyle bireysel bir dram yaşar; terk edilmişlik duygusu en göz alıcı doğal çerçevede bile ortaya çıkabilir.
Bu dünyaya atılmış olmak, ona uyum sağlayamamak, kendi eksiklerinizden ya da taşkınlıklarınızdan ötürü yıkılmak, dışarıdaki görünümlere -ister karanlık, ister parlak olsunlar- aldırmayıp, içsel dramınıza bağlı kalmak, işte bireysel yalnızlığın anlamı budur.
Ama kozmik yalnızlık duygusu bütünüyle öznel bir işkenceden çok bu dünyanın terk edilmişliği duyumundan, nesnel bir hiçlikten kaynaklanır. Hani dünya ansızın tüm parıltısını yitirmiş de bir mezarlığın temel tekdüzeliğini sergilemeye başlamış gibi.