Karaduygun'u yazarken Birhan'la ilgili bölümleri Roma rakamlarıyla ayırdığımı yeni fark ettim. Doğru dürüst toplama çıkarma yapılamayan bu basamaksız, hantal sayılara duyulan sadakat, modası geçmeyen bir dekorasyon alışkanlığıyla açıklanabilir elbette.
Onlar sayı değil de epizotlara yerindelik atfeden görsel bekçiler sanki. Bana kalırsa, bölümlerin içsel bütünlüğüne ciddiyet kazandırmasından çok, gerçekte sıfırsız sayılar dizini olduğu için seviyoruz. Onlar Yazıdan önceki boşluk deneyimini perdeleyen, hatta yazıya dair o ilk ham fikrin aklımıza düştüğü ânı görmezden gelmemizi sağlayan, kelimenin tam anlamıyla yanıltıcı bir yani var bu sayıların. Bizi sıfırdan kurtarıyorlar. Bati Araplarının dünyaya bahsettiği basamaklı sayılardan sonra atıl kalsalar da, armayı andıran biçimleriyle biz okurlara yeni bir şeyi ifade ediyorlar: Çoktandır olmuş bir şeyi. Yazmazdan önce kendi sözcüklerini yaratan o teskin edilemez esinlenme ânini hiçe sayıp, okuru doğrudan yazılmış olanın evrenine çağırıyorlar.
Yas tutmanın insani yücelten yordamını paylaşmak için. Bir de, tamamlanmayan düşüncelerin bizi nasıl başka parçalara böldüğünü, korkularımızda birleştirip hasretlerimizde nasıl yalnız bıraktığını öyleyeyim diye. Göçmen bir doktora güven duyamasa da, yaprağı kanserinden ötürü seven birisinin içinden geçiyor dışlamak ve şefkat, aynı anda. Ne zaman tak tuk tak diye uyandirılsak, gözümüzü açtığımız yer, kendi ellerimizle yontamadığımız bir kafa!
Yaşamı da, ölümü de aşmıştım; çünkü artık ne yaşama arzusu duyuyor, ne de ölümden korkuyordum. Hiçbir şey istemiyor, hiçbir şey ummuyordum. Hiçbir şeyden korkmuyordum. Bu yüzden özgürdüm.