“geyiğin ayağında kocaman bir taş yarası, bakıp üzülüyorsun, ama nasıl kaçmış. Koşmasaymış ölürmüş o geyik, sana anlatamaz -üzülme- o yara iyi ki var.”
Hiçbir sevginin seni hapsetmesine izin verme. Yalnızlığını koru. Olur da sana gerçek bir sevginin sunulduğu bir gün gelirse, içsel yalnızlığın ile dostluğun arasında bir karşıtlık olmayacaktır; aksine, sen onu tam da yanılgıya mahal vermeyen bu işaretten tanıyacaksın.
En çok seni sevdim” diyerek suladım saksıların her birini. İpeğe dokunur gibi incecik bir duyguyla. Durmanın, oturmanın, yavaş yavaş ilerleyen bir zamanın içinden biraz sert bir rüzgâr esse sanki kırılıverecek, dağılıp dökülecekmiş duygusuyla.
Yolun çeyreğinde, yarısında ya da belki de sonundayım. İnsanların güzel makyajlardan en pahalı kıyafetlerden daha çok güzelleştiren tek şeyin nezaketleri, naiflikleri, üslupları olduğunu çok iyi ögrendim.
yeni bir gülümseme edindim yüzüme
bozkır sabrında ve tenime yakışan.
insanların çevremde açtığı yalnızlığı
yine onlarla doldurmak için
güneşle birlikte çıkıp yataklardan
ay ışığı ile dönüyorum evlere
azalan ömrümü böyle uzatıyorum.