Solmaya yüz tutmuş, buruşmanın, renk atmanın farklı evrelerindeki çiçeklerin fotoğraflarını çekmeye devam ediyorum — dökülen tacyaprakları, çoktan yaşlanmış, baştan çıkarma işlevini çoktan yitirmiş çırılçıplak dişicik boruları ve sapçıklar. Arılarından mahrum kalmış, ölüme yüz tutmuş çiçekler... Solmanın özel bir hüznü ve güzelliği var, ama insanlarda, hatta hayvanlarda bile yaşlanmayla birlikte gelen o çaresizlik yok. Muhtemelen bu yüzden ölen güllerin, zambakların, lalelerin, kelleşen şakayıkların, buruşan gelin çiçeklerinin ve menekşelerin fotoğraflarını çekmeye devam ediyorum... Botanik, gerçekten ölmeden nasıl güzel ölündüğünü biliyor. Botanik ölüm hakkında hâlâ fazla şey biliyor.
Ölümsüzlük de bir botanik kavramıdır. Evrimin daha ilkel bir aşaması olarak gördüğümüz tüm bitkiler aslında bizim bildiklerimizden bir mucize fazlasını bilir, içlerinde bizden bir süper güç fazlasını taşırlar. Onlar yeniden hayata dönebilecek şekilde ölmeyi bilir.
Diriliş fikrinin botanikten doğan bir fikir olduğunu düşünüyorum. Alegorinin somut kısmı buradan geliyor, çıkış noktası burası. Ölümsüzlük de bir botanik kavramıdır.