Öyle bir kent ki, evleri ve insanları beni artık hiç ilgilendirmiyordu. Öyle bir kent ki, içinde düş kırıklığından, belki acı ve ızdıraptan başka bir şey beklemiyordu beni. Kendi kendimi hayretle izleyip nasıl yürüdüğüme, durmadan yürüdüğüme, nasıl bir yandan işi şakaya vurup, bir yandan korkuya kapıldığıma baktım.
Bu devir, sıradan insanın en parlak zamanı; duygusuzluğun, bilgisizliğin, tembelliğin, yeteneksizliğin, hazıra konmak isteyen bir kuşağın devridir. Kimse bir şeyin üzerinde durup düşünmüyor. Kendisine bir ülkü edinen çok az. Umutlu birisi çıkıp iki ağaç dikse herkes gülüyor: “Yahu bu ağaç büyüyünceye kadar yaşayacak mısın sen?” Öte yanda iyilik isteyenler, insanlığın bin yıl sonraki geleceğini kendilerine dert ediniyorlar. İnsanları birbirine bağlayan ülk tümden yitti, kayıplara karıştı. Herkes, yarın sabah çekip gidecekleri bir handaymış gibi yaşıyor. Herkes kendini düşünüyor. Kendisi kapabileceği kadar kapsın, geride kalanlar isterse açlıktan, soğuktan ölsün, vız geliyor