Büyük kentler, hiç uykuya yatmayan, yirmi dört saat bir nabız gibi atan kentler; insanların gelip gittiği, sevip öldüğü kentler. Orada oturmuş, büyük kentlerin dinamiğinin de bir anlamda vahşi doğanınkine benzediğini düşünüyordum. Filizlenen insanlar ya da beton duvarlar arasında yavaş yavaş çürüyenler... Koşan, yürüyen, yatan, ayakta duran, kanlı biftekler yiyen, boş karnına içip kusan insanlar... Çok çeşitlilik! Hep bunu aramıştım ben. Daha küçük bir oğlan çocuğuyken doğadaki hayvanların, böceklerin, bitkilerin, ağaçların çeşitliliği büyülemişti beni. Daha sonraları insan doğasındaki çeşitliliğin peşinden koştum. Bataklıktan yavaş yavaş kendini kurtaran insanlardaki inanılmaz güç. Kendine gelip, psikozdan kurtulan Ed gibi mesela... Bir de dipsizliğe doğru durmadan düşenler. Kendini yok eden çiçekler gibi başlarını toprağa, yerkürenin öbür ucuna, Çin'e doğru sokanlar. Düşleri zengin, ancak günlük hayatı ve gerçekleri idare edemeyenler. Kafamda türlü çeşitli izlenimler vardı. Bir anahtar kelime verildiğinde bir roman yazabilecek kadar.