"Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü, hem akıl çağıydı, hem aptallık, hem inanç devriydi, hem de kuşku, Aydınlık mevsimiydi, Karanlık mevsimiydi, hem umut baharı, hem de umutsuzluk kışıydı, hem her şeyimiz vardı, hem hiçbir şeyimiz yoktu, hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam öteki yana..."
İki Şehrin Hikayesi'nin başlangıç cümlesi, kitabın ana temasını özetler biçimde. Charles Dickens'ın muhteşem kaleminden Fransız Devrimi'nin tam ortasında buluyorsunuz kendinizi. Devrim öncesinden başlayarak, devrimin en ateşli kısımlarının içine dalıveriyorsunuz.
Dickens'ın kalemini daha iyi anlayabilmek adına bu kitabı kütüphaneden indirmeden önce Stefan Zweig'ın Üç Büyük Usta kitabını okudum, tavsiye ederim. Kitapta, iyiler çok iyi, kötüler ise sapkın bir kötü. Duygular çok yoğun. Aşk, sevgi, dostluk, nefret, intikam hatta çalışma aşkı bile dolu dolu....
Fransız devrimini tarih kitaplarından okumaktan sıkılıyorsanız bu roman sayesinde içeriğine aşina olabilirsiniz. Halkın açlığının, fakirliğinin son raddeye geldiği, krallığın halkın suyunu sıkarcasına ezdiği dönem isyan patlak veriyor ve halk önü alınamayan bir fırtına gibi bütün öfkesini sokaklara taşıyor. Örgütlenmeler şarapçı dükkanlarında düzenleniyor. İçlerindeki öfke ateşleri 'Madam Giyotin'in aldığı kelle sayısı ile daha da körükleniyor. Tarihin en kanlı devriminin en canlı anlatımı. Aristokratlar, halktan insanlar demeden kimi bulurlarsa adaletsiz ve usulsüz yargılanma süreci sonrası giyotine yolladılar. Kadınlar, başta Madam Defarge olmak üzere örgülerinin ilmeklerine ihbar notları işlediler. Madam Defarge'in bir aileyi son soyuna kadar ortadan kaldırmak için içinde taşıdığı nefrete ve Sydney Carton'ın o aileyi mutlu etmek için kendini feda edişini unutamam. Karakterlerin her biri ve yaşanılan