Selimler ölmez, Turgutlar bölünmez diyebilseydik, Olriclerle hiç tanışmamış olmaz mıydık?
Burhanlar ve Metinler ve Onlar lütfen siz üzerinize alınmayın.
Oğuzcum Atay, bu romanında Tutunamayanlar'ı, kenarından köşesinden tutunduğunu düşünenleri almış, kaleminin baş köşesine oturtmuş çünkü dünya hiçbir yerine sığdırmaya tenezzül etmemiş. Tutunanlar yani onlar, bu romanın kötü karakterleri tıpkı yaşam gibi.
Turgut Özben, bir gün arkadaşı Selim Işık'ın intihar haberini gazetede görür. Bundan sonrasında Selim'in anılarının peşine düşer. Tat kaçıran yok, konunun özetinin özeti bu. Peki yedi yüz küsur sayfa ne anlatmış Oğuzcum Atay? Toplumsal yozlaşmayı, aydın geçinen sivri zekaları, dinin sömürülmesini, herkesin bir fabrikadan çıkmış gibi normal olma mücadelesini, canım köylülerin turizm ile medeniyet görmesinin aydınlar (!) tarafından alkışlanmasını, devlet memurunun aynı zamanda ülkenin başı olduğunu sanmasını, olmayan şarkıları, olmayan destanları, olmayan tarih kahramanlarını, sıradışı olan dışlanmasını, torpili olanın pohpohlanmasını anlatmış. Herkesin içinde kendini bütün göstermeyi ama içten içe dağılmayı, parçalanmayı, kişiliklerini sağa sola savurmayı anlatmış. İngilizlerin Shakespeare'i varsa bizim de Oğuz Atay'ımız var, dilimize yeni sözcükler kazandırmayı da belli ki kendine görev edinmiş. Bir de nazik dili ile kara mizaha başvurmuş. Ağlanacak halimize nasıl güleriz, buyrun okuyun, kendisi anlatsın.
Selim'i ararken aslında Turgut en çok kendini aradı. Selim'in arkadaşlarını arayıp, onlardan Selim ile ilgili hikayeler dinlerken aslında kendinde göremediği yanlarını keşfetti. Selim biraz Turgut, Turgut biraz Selim'di. Turgut'un arayışının kör karanlığında, dibe battığı sırada gizli hazinesi de yardıma koştu: Olric. Artık beraber