üniversitede anlamlı bir şey yaptığımı hissettiğim anların başrolünde olan Fahri hocamıza veda oturmasına gittik bugün. başka fakültenin hocası olduğu için ve yoğunluğumuzdan ötürü uzunca bir zamandır yanına gidemiyorduk. bana hâlâ yazıp yazmadığımı sordu. yazmayı bıraktım hocam ya da o beni bıraktı da ayırdına varamadım henüz, dedim. biraz durdu, ben de senin gibiyim dedi. “yazmak; kimsenin olmadığı boş bir odayı kelimelerle doldurmaktır. durmayı gerektirir, içine dönmeyi. dışına taşanları boş sayfalarla buluşturmaktır.” minvalinde birkaç cümle kullandı. Fahri hoca, duramaz ama. onun sürgitinde daima başkalarının hayatına dokunmak var. bu sözle olacaksa eğer kağıda yazılanlarla değil bizzat konuşarak, o kişinin hayatına değerek olmalı. yine de yazmanın insanı bırakmasının var mı bir çaresi, veyahut dünyaya gelmiş bulunmanın. ve işte mesele kendi çemberinde ömür tüketen olmamak için bazı soruları da gerisin geri göndermektir. daima yürümek. bir şey olur bazen, çok şey olmasından daha yeğdir.