Kitabın içeriğine geçmeden önce isminden başlamak istiyorum. Naçizane kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri ismi. Yazar, zamanın bir kokusu olduğunu ve modern insanın bu kokuyu kaybettiğine dair tespitlerle kitabın özünü ortaya koyuyor. Zamanı diğer maddesel kavramlarla değil de neden kokuyla bağdaştırdığını uzun uzun düşündüm, belki de başka şeyler düşünmemek için kendime bir uğraş bulmalıydım:) Yine de düşünmekten kaçtığı şeyden gerçekten uzaklaşabilir mi insan? Düşünmemeye çalışırken bile o şeyi düşünmüyor mu, hatta ilk halinden de çok. Konuyu dağıtmadan devam edelim. Ses ve görüntüyü baz alarak da zamanı tanımlama yoluna gidebilirdi yazar ama kokunun diğerlerine göre başkaca özellikleri bulunması hasebiyle seçtiği kanaatindeyim. Koku, bulunduğu mekana nüfuz eder uzunca bir süre etkisi devam eder. Bununla da kalmayıp beyinde koku hafızası denen bölgede anılarla anlam bütünlüğü oluşturarak diğer duyulardan ayrı bir yere konumlanır. Yazara göre zamanın bir anlatısı, hikayesi olması gerekir; bu bağlamda ‘koku’ bunu en iyi karşılayan kavramdır. Nihayetinde zamanın bir kokusu olması ona bir geçmiş ve gelecek sunar. Kokusuz zaman ise sadece ‘şimdi’den ibaret hatıra bırakmayan bu yüzden de çabuk unutulan uçucu bir zamandır. Yazara göre içinde bulunduğumuz zaman bir hikaye anlatmıyor, aksine sadece sayılan ve birbirini izleyen boş anlar yığını olarak karşımıza çıkıyor. Kitap boyunca zamanın birbirini anlamsızca izleyen sayılardan ibaret olmadığını; insanın içinde duraksayabileceği, anlam bulabileceği ve ruhsal bir derinlik yakalayabileceği bir yaşam alanı olduğunu savunur. Zamanın kokusunu yeniden duyabilmenin de derin bir bakışa ve tefekküre bağlı olduğunu dile getirir, sürekli hareket halinde olan ve kendini tüketen insanın da bununla anlamlı hale geleceği