Seni hiç görmeseydim, seni keşke hiç görmeseydim
Şu benim iki gözüm aksalardı, kıpkızıl kör olsaydım
Dilenseydim, ismini hiç duymasaydım
Belki kendime göre rezilce saadetlerim olurdu.
Beklenilen gelmez derler ki doğrudur. Çünkü beklenilen en beklenilmeyen anda gelir ve bu sebeple beklenilen etkiyi oluşturmaz. Aslında hayat bir geç kalma uğraşıdır. Ve insan en çok kendine gecikendir. Nasıl mı? Beklemek bir eylemdir. Bir şey yapmak demektir ama ana özelliği bir şey yapmayarak bir şey yapmaktır. Bu sebeple yanlış anlaşıldığı çok olur. Bekleme, umudun haymesinde büyür ve gelişir. Eğer umut yoksa kişi beklemeye ihtiyaç duymaz. Zira her beklenilen aslında mecazi bir Mehdi’dir. Kurtarıcılığı ve gelince her şeyin değişeceği düşüncesini doğuran umuttur. Beklemenin düşmanı ise gaflettir. Yani durumu kanıksamak ve beklediğini unutmak. Her kanıksama aslında boynu vurulan bir umudu simgeler ve bu katledilen umutlar kişide unutkanlık olarak tezahür eder. Unutmak ise beklenilenin beklenilmemesi ve dünya uğraşı içinde kendini dahi hatırlamamaktır. İşte tam da bu anda beklenilen gelir ve bu sebeple hiçbir şey değişmez. Hatta geldiğinin farkına bile varılmaz. Çünkü beklenilen, gücünü bekleyenin umudundan almaktadır. Kişinin elinde ise sadece bir eskimişlik kalır.
Başkasına sadakat bir iltica eylemidir; kişi bütün benliğini bir efendinin lütfuna bırakır; efendiyi efendi yapan hizmetkarın şu zavallı yanılgısıdır: Efendi, hizmetkarını olduğu Şey'den olabileceğı Şey'e ulaştıracaktır. Oysa bu, tutulması imkansız bir vaattir. Efendinin eksiğiyle hizmetkarın eksiği birdir. Efendi, bu gerçeği hizmetkarından gizleyerek efendi olmaya devam eder. Efendinin gizleyemediği gerçek ise varoluşun her insana aynı seyrüsefer rüzgarını gönderdiğidir. Hizmetkarın sadakati, efendinin hizmetkara mahkumiyetini hazırlar. Hizmetkarının ulaşmasını engellediği Şey'e efendi de el uzatamaz. Böylece kimseye hayrı dokunmayan bir sefahat düşkünü olmakla kalmaz, başkalarının ömrünü de boşa harcayan bir alçak olur.