Merhaba arkadaşlar! Bugün size #bronz serisinin 2.kitabı olan #imparator incelemesi ile geldim.
Bazı kitaplar vardır; gerçeklikten kopmak değil, gerçekliğin kendisini bambaşka bir boyutta yeniden deneyimlemektir onları okumak. Bu seri, işte tam da öyle bir geçit açıyor zihnime camdan değil, puslu bir aynadan geçiyorum her defasında. Ne zaman yeniden okusam, aynı yankılarla değil, başka başka tınılarla karşılaşıyorum. Çünkü kelimelerin ardına gizlenenler, yalnızca gören gözlere görünür.
İkinci kitap bir fısıltıyla başlamadı, hayır. Kulaklarımın içinde yankılanan çığlıklar gibiydi. Hisar’ın suskunluğu, aslında en çok konuşan şeydi bu defa. Onun içindeki kırık saat, zamanı geri saramasa da anıların tokadını her sayfada yüzüme çarptı. Acılar bir nehir gibi akıyor, ama bu nehirde taşlar sabit kalmıyor; yer değiştiriyor, devriliyor, yok oluyor… Ve Hisar, her birinin üstünde yeniden yürümeye çalışıyor.
Bronz… Onun kim olduğunu anlamaya çalışmak, sisle kaplı bir vadide yön bulmaya benziyor. Bazen sırtında güneşi taşıyor gibi, bazen de bütün karanlıkları çağırıyor. Onu çözmeye çalıştıkça, daha çok kayboluyorum. Sevgiyi, ihaneti, geçmişi ve takıntıyı aynı gözlerde bulmak, okuyucunun ruhunu lime lime ediyor. Hele ki geçmişin gölgeleriyle Hisar’ı bir maske gibi donatması… O eski nişanlının yankısını, onun bedeninde yeniden diriltmesi bu nasıl bir kara büyü?
Ama serinin en büyülü tarafı, anlatıcının bile güvenilir olmayışı. Kimseye güvenemiyorsun. Hatta belki en çok kendine güvenmemen gerekiyor. Karakterler sır vermek yerine sır giyiyor. Onlar konuştukça ben susuyorum, çünkü içimde bir başka ses yankılanıyor: “Her hikâye, anlatıcının büyüsüdür.”
Bu kitap bir yolculuk değil sadece. Bir labirent. İçinde yankılarla konuşan kuklacıların, geçmişin hatıralarını kanla