Selamlarrr. İlk kitabın sonunda Bryce’ın cehenneme değil de Rhysand ve Feyre’nin dünyasına düşmesi, hikayeye bomba gibi bir heyecan katacak gibiydi. Eski dostları görmek, farklı evrenlerin birleşmesine tanık olmak… Ama ne oldu? Koca bir hayal kırıklığı. Maas, elinde altın gibi bir fırsat varken bunu değerlendirmek yerine, bize sönük, heyecansız, temposu düşen bir hikaye sundu. Açık konuşayım, bu kitap önceki serilerini bana ciddi anlamda arattı.
Hunt, Ruhn ve Baxian’ın Asteri’nin elinde gördüğü işkence sahneleri hikayeye sert bir hava kattı, tamam ama bazı anlar resmen işkencenin kendisine dönüştü. Uzattıkça uzatmış. Neyse ki Lidia’nın kurtarma çabaları sonunda biraz nefes almamızı sağladı ama yetti mi. Kesinlikle hayır. Maas gibi bir yazarın elinden çok daha vurucu, çok daha sürükleyici sahneler çıkabilirdi.
Bryce dünyasına geri döndüğünde Hah, sonunda işler kızışıyor dedim ama savaş sahneleri o kadar etkisizdi ki… Maas, “Dikenler ve Güller Sarayı” serisinde öyle savaşlar yazdı ki sayfalar arasında kayboluyorduk. Burada ise olaylar Hadi şu savaşı da yazıp geçelim kafasında ilerlemiş gibi. O büyük çatışma, o unutulmaz anlar. Yok Tam anlamıyla fos çıktı.
Ve şimdi en sinir bozucu kısma geliyoruz: Bryce’ın başkalarıyla ilgili kritik kararları onlara danışmadan alması.Maas bunu her güçlü kadın karakterine yapıştırmak zorunda mı? Güçlü kadın olmak, insanları yok saymak anlamına gelmez. Ve Hunt… Ah Hunt Bu adamı ne hale getirdin Maas. O güçlü, karizmatik, çekici adamı alıp ezik, pasif, gölgede kalan birine dönüştürdü. Resmen karakter katliamı yapıldı.
Sonuç? Kitapta duygusal anlar var ama eksikleri öyle büyük ki görmezden gelmek imkansız. Tempo dengesiz, bazı yerler uzatılmış, bazıları aceleye getirilmiş. Maas’ın zirvede olduğu zamanları özlemedim desem yalan olur.