“taşların anlattığı” kendimce kapağından yola çıkarak, üzücü bir aşk hikayesi okuyacağımı sandığım bir kitaptı. arkasını hiç okumadım, incelemelerine hiç bakmadım. ismini gördüm, kapağını gördüm, çok merak ettim, aradım, buldum, okudum, sonra bir daha okudum ve buradayım. önümde duruyor ve hâlâ bittiğine inanamıyorum, aslında zaten bazı kitapların bittiğine inanmıyorum. okurda devam ettiğine, yaşadığına inanıyorum. taşların anlattığı da benim için öyle bir kitap oldu.
kitap bir ailedeki 3 (ya da 4, ona okuyucu karar veriyor bence) bireyin yaşadığı sarsıntıları ve bir bir bu sarsıntılara karşı hayata nasıl ve neresinden tutunduklarını okuduğumuz bir kitap. kurgu akarken aynı zamanda anlatıdaki imge gücü ve metaforlar da her zaman akışa eşlik ediyor. ve anlatı gerçekten taşların anlatısı üzerine kurulu. buradan yola çıkarak, doğa üzerine çok fazla analiz, betimleme ve benzetme var. ruhu çok besleyici ve büyüleyici olarak ilerliyor bu betimleme ve benzetmeler. bunları yaparken insan anlatısından farklı olarak yalınlık, bazı duygu sıcaklıklarından uzak o üslup da çok hissediliyor. gerçekten konuşuyorsa taşlar böyle konuşuyor, ben iknayım.
taş anlatısının yanı sıra kitap boyunca beni en çok çeken kısım üç kardeşin dağla olan farklı anlam ve boyutlardaki ilişkileriydi. birinin dağa yaslanması/sığınması, birinin dağla savaşı/haykırması/koşuşları ve birinin dağı tanıması/dinlemesi/duyması. üç kardeşin böyle sayfa sayfa karakter inşası ve değişiklikleri beni içine çok çekti. önce hepsine aidiyet hissettim, sonra hiçbirine. okurken hep durup onlar yerinde olmak ister miydim, olsam ne yapardım, ne yapmazdım, yaparsam neden yapardım gibi bir sürü düşünceyle uğraştım. durmak. bence bu kitabın bana yaşattığı en farklı deneyim bu. hatta incelemeyi yazarken de, kitabı okurken