Bay Golyadkin o an yalnızca kendi kendisinden kaçmak istemekle kalmıyordu, tamamen yok olmak, küle dönüşmek de istiyordu. O an çevresindeki hiçbir şeye dikkat etmiyor, olup bitenlerden hiçbir şey anlamıyordu;sanki kendisi için bu yağmurlu gecenin, bu uzun yolun, bu karın, rüzgarın, tüm bu sert ve kapalı havanın yarattığı tatsızlıkların hiçbirisi gerçekte yokmuş gibi görünüyordu.
Yoksa bu yaşam sahnesine ilk kez ayak basan bir yolcu, bir yabancı gibi geldiğini mi sanıyorsun? İnsan yaşamında bir tutarlılığın olduğuna mı inanıyorsun yoksa, çabucak geçen şu zaman insanın kendisini bile küle dönüştürürken? Çünkü biz ender de olsa kadere bağlı şeylerin kalıcılığına güven besleriz, ama yaşamın son günü olan ölüm, hiç bitmeyecekmiş gibi görünen kaderin de bir nevi sonu olur. Öyleyse ne fark eder, ha sen ölürken onu bırakmışsın, ha o kaçarken seni bırakmış?
Ey ölümlü insan, seni böyle hüzne, kedere boğan ne? Bana öyle geliyor ki, yeni ve alışılmamış bir şeyle karşılaştın. Kaderin sana karşı değiştini sanıyorsun, ama yanılıyorsun. O hep böyle yapar, doğası böyle onun. Senin işlerini, kendine özgü sadakatini yansıtan değişebilirliğiyle yürütmüştür. Seni aldatırken de aynıydı, sahte mutlulukların büyüsüyle seni baştan çıkartırkende.