Bu kitabı okurken kendimi sadece bir kurgunun içinde değil, Zezé’nin o küçük kalbinde, her gün biraz daha büyümek zorunda kalan bir çocuğun yanında buldum. Zezé, bir çocuğun hayal gücünün aslında ne kadar geniş ama yaşadığı dünyanın ne kadar dar olduğunu gösteriyor bizlere. Yoksulluğun içinde, etrafındaki yetişkinlerin sertliğiyle baş etmeye çalışırken, en büyük teselliyi bir şeker portakalı fidanında bulması, aslında insanın kendine kurduğu sığınakların ne kadar değerli olduğunu hatırlatıyor.
Okurken boğazımın düğümlendiği anlar oldu. Zezé’nin o "yaramaz" olarak etiketlenmesi, aslında bir çocuğun anlaşılma çabasından başka bir şey değildi. Kendi içindeki o cevheri, çevresindeki yetişkinlerin acımasızlığıyla köreltmeye çalışmaları... Özellikle Manuel Valadares, yani namıdiğer "Portekizli" ile kurduğu bağ, kitabın en sarsıcı noktasıydı. Bir çocuğun, kendi babasında bulamadığı şefkati başka birinde bulması ve o şefkatin kayboluşuyla ilk kez "yetişkin" acısıyla tanışması, hikâyenin kırılma noktasıydı.
Zezé, bir çocuğun gözlerinden dünyaya bakmanın ne kadar ağır bir yük olduğunu, bazen bir tokatın sadece yanağa değil, ruha nasıl iz bıraktığını anlatıyor. Onun o erken olgunlaşması, aslında kaybedilen çocukluğun sessiz bir ağıdı gibi.
Kitabı kapattığımda zihnimde kalan şey, Zezé’nin o saf sevgisi ve hayatın insanın içindeki o küçük çocuğu nasıl erken öldürdüğüydü. Bize belki de şunu öğretiyor: Bir çocuğa verilebilecek en büyük hediye, onun dünyasına gerçekten dahil olmak ve ona gerçekten şefkat göstermektir. Zezé ile birlikte ben de büyüdüm, ben de incindim ve ben de o şeker portakalı ağacının gölgesine sığındım.