Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, benim Peyami Safa’dan okuduğum ikinci kitap. Fatih-Harbiye’ye kıyasla bu eserinde çok daha yoğun psikolojik tahlil ve analizlere yer verdiğini söylemek mümkün. Zaten bu romanın, insan ruhunun derinliklerinde ve bir labirentin içinde gezinen ilk psikolojik romanlardan biri olma özelliği taşıdığı söylenir.
Romanda karşımıza çıkan “hasta çocuk”, yalnızca bedensel bir rahatsızlık yaşayan biri değildir; kendinden söz ederken bir hastalığa sahip olduğunu söylemez, doğrudan kendisini hasta olarak tanımlar. Bu durum, hastalıkla ne kadar iç içe geçtiğini ve onu kimliğinin merkezine yerleştirdiğini gösterir. Hastalık artık onun için geçici bir durum değil, varoluşunun ayrılmaz bir parçasıdır.
Karakterde yalnızlık ve eksiklik duygusunun kalıcı ve derin yaralar bıraktığını görürüz. Ancak dikkat çekici bir nokta vardır: Bu yalnızlık ve eksiklik hissi, karakter için bir yandan da bir doyum alanı yaratmaktadır. “Bu ızdıraba ve tevekküle o kadar alıştım ki, onları bırakırsam ruhumdan bir parça kesilmiş gibi boşluk duyacağım. Bırakmazsam, isyansız nasıl yaşayacağım?” sözleri, hastalığın artık vücudunun bir uzvu gibi algılandığını gösterir. Hastalık olmadan hayatına nasıl devam edeceğini, acıyı ve ızdırabı hayatından çıkarırsa yerine ne koyacağını açıkça bilememektedir.
Karakterin bir yönü oldukça kasvetli ve umutsuzken, diğer bir yönü de yoğun biçimde umutludur. Ancak hayatına umut bağlayabileceği somut hiçbir dayanak olmadığı için, tüm umudunu ve yaşama tutunma isteğini Nüzhet üzerinden yansıtır. Bu noktada Nüzhet’te hissettiği duygunun aşktan ziyade sembolik bir anlam taşıdığı söylenebilir. Nüzhet, onun için hayata tutunmanın, geleceğe dair umut beslemenin ve “yaşanabilir bir hayat” ihtimalinin simgesidir.
“İçimde hep ne olduklarını bilmediğim gizli ve