"Kıt akıllıların âdeti işte budur: Kişileri hak ölçüsü ile değil, hakkı kişilere bağlı olarak tanırlar. Akıllı adam, müminlerin emiri Ali b. Ebi Talib'in sözüne uyar. Demiştir ki: "Hakkı kişilerle tanıma, hakkı tanırsan hak ehlini de tanımış olursun." -İmam Gazzali (el-Munkız mine'd-dalal)
Anneler ve Çocuklar
Toplumumuzun psikopatolojisinin kültürel yansımasında sıkça gördüğümüz yapılardan biri, zorunlu ve zorlu sosyoekonomik koşullar, antropolojik yapısal zorunluluklar ve kimi zaman arzuya değil mecburiyete dayalı evlilikler nedeniyle çocuk, özellikle erkek çocuk, annenin arzu ekonomisinde özgül bir yere yerleştirilmesidir. Çoğu zaman bu çocuk ya baştan itibaren tam anlamıyla arzulanmamış bir evliliğin ürünüdür ya da zaman içinde annenin eşine dair yaşadığı hayal kırıklığının telafisi hâline gelir. Oysa her hayalin, kaçınılmaz olarak, kaderi her zaman aynıdır: kırılmak. Çünkü hayal, yapısal olarak gerçekle uyuşmaz.  İşte tam bu kırılma anında, baba annenin gözünde fallik değerini kaybettiğinde ya da baştan beri bu değeri hiç taşımadığında, çocuk bu eksikliği telafi edecek imgesel bir destek olarak devreye sokulur. Burada çocuk artık bir özne olarak değil, bir nesne olarak işlev görmeye başlar.  Daha doğrusu, annenin eksikliğini dolduracak bir imgesel tamamlayıcı, bir fallik destek, bir telafi nesnesi olarak konumlandırılır. Bu durumda çocuğa dayatılan şey, onun kendi arzusu değil, Öteki’nin idealidir. Ve ideal, her zaman Öteki’nin idealidir.  Çocuk "kendi" olmak değil; annenin eksikliğini onarmak zorundadır. Güçlü olmak, başarılı olmak, “adam olmak”, aileyi kurtarmak, annenin gururu olmak gibi yükler çoğu zaman bu yapının görünür formlarıdır. Bu yük çocuğu ezmektedir.  Çünkü çocuk henüz ne psişik ne de bedensel olarak bu pozisyonu taşıyabilecek durumda değildir. Yine de kendisinden, babanın eksikliğini telafi etmesi, annenin kaybını onarması ve bazen ailenin bütün narsistik yatırımını sırtlaması beklenir. Bu aynı zamanda çocuğu çok erken bir rekabet alanına iter.  Henüz özneleşme süreci tamamlanmadan, kendisini babayla, kardeşlerle, dış dünyayla ve çoğu zaman
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
İçimizdeki o bitmek bilmeyen "ben, benim, bana" diyen sesi susturup dünyanın geri kalanının sesini duyabilmek, doğuştan gelen bir lütuf değil; öğrenilebilir, geliştirilebilir bir beceridir. Bunu yapabildiğimiz ölçüde daha adil, şefkatli ve ahlaklı bireyler olabiliriz. Belki de bilgeliğin en sade tanımı budur: Kendinden başka bir şeyin de gerçek olduğunu, zorlukla da olsa, fark edebilmek. M. Kemal Sayar
“Dünyayı keşfetmek, zihni keşfetmenin en iyi yollarından biridir ve yürümek her iki arazide de seyahat etmektir. Kendinizi mekanlara bıraktığınızda, onlar da sizi size geri verir." Rebecca Solnit Geçtigimiz haftalarda Hampstead Heath parkında yaptığım bir yürüyüşten resimler. Londra gibi devasa bir metropolün göbeginde, vahşi doğasını korumayı başarmış büyüleyici bir tepe burası. Içimizdeki o bitmek bilmeyen "ben, benim, bana" diyen sesi susturup dünyanın geri kalanının sesini duyabilmek, doğuştan gelen bir lütuf değil; öğrenilebilir, geliştirilebilir bir beceridir. Bunu yapabildigimiz ölçüde daha adil, şefkatli ve ahlaklı bireyler olabiliriz. Belki de bilgeligin en sade tanımı budur: Kendinden başka bir şeyin de gerçek olduğunu, zorlukla da olsa, fark edebilmek. Kendini unuttugun her an, dünyayı olduğu gibi görmeye bir adım daha yaklaşırsın. M. Kemal Sayar
Murabba
Sıdk ile terk edelim her emeli her hevesi, Kıralım hâil ise azmimize ten kafesi; İnledikçe eleminden vatanın her nefesi, Gelin imdada diyor, bak budur Allah sesi! Bize gayret yakışır merhamet Allah'ındır; Hükm-i âtî ne fakîrin ne şehinşâhındır; Dinle feryadını kim terceme-i âhındır İnledikçe bak ne diyor vatanın her nefesi... Mahv eder kendini bülbül bile hürriyet içün; Çekilir mi bu belâ âlem-i pür mihnet içün? Dîn içün, devlet içün, can çekişen millet içün, Azme hâil mi olurmuş bu çürük ten kafesi? Memleket bitti, yine bitmedi hâlâ sen, ben, Bize bu hâl ile bizden büyük olmaz düşmen; Dest-i a'dâdayız Allah içün ey ehl-i vatan; Yetişir terk edelim gayrı hevâ vü hevesi! ... Namık Kemal
Toptancıdan çıkarken "Yanına birini vereyim mi?" dedi. Ben de "Yalnız geldim, yalnız dönerim." dedim. "Tamam." dedi. Yola çıktıktan sonra bir arabanın beni takip ettiğini fark ettim. Tedirgin olup adamı aradım. "Ben gönderdim, istemediğini bildiğim için sana söylemedim gidene kadar sana eşlik edecek." dedi.Gelelim ana fikrimize, İşte gerçek korumacılık, birini kısıtlamak ya da kontrol etmek değil. "Hayır." cevabını duyunca bunu kişisel mesele hâline getirmemek, egosunu devreye sokmamak, buna rağmen sorumluluk hissedip sessizce önlem almak...Bana "Yalnız gidemezsin, beceremezsin, kız başına yapabilecek misin" demedi; yalnız gitmeme izin verdi ama yalnız olmadığımdan, güvende olduğumdan emin oldu.Benim alanıma saygı duydu,egomu incitmedi, kararımı değiştirmeye çalışmadı ve bunu gösteriş yapmadan yaptı...Kontrol etmeye çalışmadan sahiplenmek, hükmetmeden güven vermek ve bir kadını, kendi özgürlüğünde bile koruyabilmek işte eril enerji ve maskülenite tam da budur.
Duygu ve Düşünce