Ahmet Hamdi Tanpınar, bu romanda bize sadece bir hikâye anlatmaz; Türkiye’nin modernleşme macerasını ince ince ti’ye alır.
Başkahraman Hayri İrdal, hayatını “bir türlü ayarlayamayan” sıradan bir adamdır. Ne zamana uyum sağlayabilir ne de kendine…
Hayri İrdal’ın yolu, her şeyi “düzene sokma” iddiasındaki Halit Ayarcı ile kesişir. Halit Ayarcı, Batılılaşma hevesinin ete kemiğe bürünmüş hâlidir: pratik, girişimci, parlak fikirli ama yüzeysel.
Birlikte kurdukları “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”, görünüşte saatleri doğru ayarlamak için vardır; gerçekte ise işlevsiz ama gösterişli kurumların, kâğıt üzerinde işleyen düzenlerin sembolüdür.
Roman boyunca şunu fark ederiz:
Saatler ayarlansa bile insanların zamanı ayarlanamaz.
Toplum “ilerliyor” gibi görünür, ama bireyin iç dünyasında bir yerlerde hep bir kopukluk, bir yabancılaşma kalır.
Tanpınar’ın mizahı ince, eleştirisi derindir:
Batı’yı taklit ederken kendi ruhunu kaybetme tehlikesi
Kurumların içinin boşalması
Bireyin modern dünyada savrulması
Kendi fikirlerim;
Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü okurken toplumda derin bir yozlaşma gördüm.
Batılılaşma toz pembe bir hayal gibi sunuluyor; fakat bu hayalin ardında kendi olamayan insanlar var.
Bir “şey” olmak uğruna, aslında hiçbir şey olamayan hayatlar…
İnsanların her şeye inanma ihtiyacı, bir yere ait olma telaşı, içi boş bir modernlik gösterisi…
Roman boyunca kurulan düzenin bir adı var ama bir ruhu yok.
Saatler ayarlanıyor belki; fakat insanların iç dünyası darmadağın.
Bu kitabı bitirdiğimde aklımda kalan his şu oldu:
Toplum ilerliyor gibi yapıyor ama insan kendi içinden geriliyor.
Martin Eden, alt sınıftan gelen, eğitimsiz bir denizcinin; aşk, bireycilik ve başarı arayışıyla kendi kendini inşa edişini ve bu inşanın sonunda yaşadığı derin yabancılaşmayı anlatan güçlü bir romandır.
Roman, Martin Eden’ın tesadüfen tanıştığı burjuva ailesi Morse’ların evine girmesiyle başlar. Bu ev, Martin için bambaşka bir dünyayı temsil eder: kitaplar, entelektüel sohbetler, zarafet ve düzen. Ailenin kızı Ruth Morse, Martin’in hem aşık olduğu kadın hem de ulaşmak istediği hayatın sembolü hâline gelir. Ruth’un dünyasına ait olabilmek için Martin, kendisini baştan yaratmaya karar verir.
Martin büyük bir azimle okumaya ve yazmaya başlar. Eğitimini kendi kendine tamamlar, edebiyata yönelir ve yazar olmayı hayatının amacı hâline getirir. Bu süreçte ağır bir yoksulluk, açlık ve yalnızlık yaşar; yazıları sürekli reddedilir. Ruth ve ailesi Martin’in çabasını takdir etse de, onun belirsiz geleceğine ve sınıfsal konumuna mesafeli durur. Ruth, Martin’i sevmesine rağmen onu güvenli bir mesleğe yönlendirmeye çalışır.
Martin’in düşünce dünyası zamanla keskinleşir. Bireyciliği savunur, toplumun ortalama değerlerini ve kitlelerin yüzeyselliğini küçümsemeye başlar. Sosyalist çevrelerle temas etse de hiçbir ideolojiye tam olarak ait olmaz. Yalnızlığı derinleşir; hem toplumdan hem de sevdiği kadından uzaklaşır.
Uzun süren reddedilişlerin ardından Martin’in yazıları birden kabul görmeye başlar. Ün ve para gelir. Daha önce onu görmezden gelen çevreler saygı göstermeye, Ruth ise geri dönmeye çalışır. Ancak bu başarı Martin için geç kalmıştır. Artık insanların ona değil, ününe değer verdiğini fark eder. Toplumun ikiyüzlülüğü, aşkın koşullu oluşu ve başarıya yüklenen anlam Martin’i derin bir hayal kırıklığına sürükler.
Roman, Martin’in hayata olan bağının tamamen kopmasıyla son
Martin EdenJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025134,9bin okunma
Bu kitabı beğenmedim. Zülfü Livaneli’den beklediğim edebi derinliği, güçlü karakter çözümlemelerini ve sarsıcı anlatımı bu romanda bulamadım. Bana göre anlatım fazlasıyla yavan, basit ve yüzeysel kaldı. Konusu güçlü olmasına rağmen karakterlerle duygusal ve düşünsel olarak yeterince derinleşilmiyor.
Bekle Beni, 1968 kuşağının Türkiye’de yaşadığı siyasi baskılar, düşünce suçları, hapis, sürgün ve geride bırakılan hayatlar üzerine kurulu bir romandır. Roman, entelektüel bir aydın olan Selim’in hayatı üzerinden ilerler.
Hikâye, Selim ile Leyla’nın tanışmasıyla başlar. Selim, okuyan, düşünen, sorgulayan; politik duyarlılığı olan bir aydındır. Leyla ile aralarında sade ama güçlü bir bağ kurulur ve evlenirler. Kısa süre sonra kızları Zeynep dünyaya gelir. Ancak bu sakin aile hayatı uzun sürmez.
Bir gece polislerin eve yaptığı baskınla Selim gözaltına alınır ve ardından hapse atılır. Suçu, herhangi bir şiddet eylemi değil; düşünceleri, yazdıkları ve ait olduğu kuşaktır. Selim, düşünce suçlusu olarak cezaevinde uzun süre kalır. Hapishane süreci, romanda Selim’in iç dünyası üzerinden anlatılır: Suçsuz olmasına rağmen içeride olmayı kabullenememesi, onurunun zedelenmesi, özgürlüğe duyduğu derin özlem ve sistemle yaşadığı çatışma ön plandadır.
Bu süreçte Selim ile Leyla arasındaki ilişki mektuplar üzerinden devam eder. Mektuplar, hem aralarındaki bağın kopmadığını hem de zamanla bu bağın nasıl yıprandığını gösterir. Leyla, dışarıda hem çocuğunu büyütmeye hem de belirsizlikle yaşamaya çalışırken; Selim içeride düşüncelerine daha da gömülür.
Selim, hapishanede kalmayı daha fazla kaldıramaz ve kaçmaya karar verir. Türkiye’den kaçarak Stockholm’e gider. Bir süre yalnız yaşar, sürgünlük ve yabancılık duygusuyla yüzleşir. Daha sonra Leyla ve Zeynep de yanına gider ve aile İsveç’te
Bekle BeniZülfü Livaneli · Can Yayınları · 202518,2bin okunma
Memleketimden İnsan Manzaraları beni merakla sürükleyen bir kitap olmadı; daha çok ağır ağır ilerlediğim, yer yer durup baktığım bir okuma oldu. Buna rağmen Nâzım Hikmet’in insan gözlemi ve betimleme gücü gerçekten çok etkileyici. Bazı bölümlerde “Oğuz Atay mı okuyorum?” diye düşündüğüm anlar oldu. Çünkü insanı, zaaflarıyla ve çelişkileriyle yakalama biçimi çok güçlü.
Şiir dili ve sahne sahne ilerleyen yapısı bende güçlü bir merak duygusu yaratmadı ama her sahnede iyi gözlemlenmiş bir insan hâli vardı. Kitabı bitirdiğimde tek tek karakterlerden çok, bir dönemin ve toplumun ruhu kaldı aklımda.
Bana çok hitap etmese de, insanı bu kadar yakından ve gerçekçi betimleyen bir eser olarak saygı uyandırdı.
Nora Seed, hayatından memnun olmayan, pişmanlıklarla dolu bir kadın. Bir gece, hayatına son vermeyi düşündüğü anda kendini “Gece Yarısı Kütüphanesi” adlı esrarengiz bir yerde bulur. Bu kütüphane, yaşam ile ölüm arasındaki bir tür ara duraktır ve raflardaki her kitap, Nora'nın başka bir seçim yapsaydı yaşayabileceği alternatif bir hayatı temsil eder.
Kütüphaneyi yöneten kişi, Nora’nın çocukluğundaki kütüphaneci Mrs. Elm’dir. Nora’ya, “keşke” dediği her hayatı deneme şansı verir. Böylece Nora; müzisyen olduğu, olimpik yüzücü olduğu, evli olduğu, bilim insanı olduğu, dünyanın farklı yerlerinde yaşadığı sayısız alternatif evreni deneyimler.
Başta bu yeni hayatlar ona heyecan verici gelse de Nora, hiçbir yaşamın tamamen kusursuz olmadığını fark eder. Mutluluk, dış koşullardan çok insanın kendi bakış açısıyla ilgilidir. Birçok farklı evreni deneyimledikten sonra Nora, kendi “sıradan” hayatının bile sevilmeye, yeniden kurulmaya değer olduğunu anlar.
Sonunda Nora, yaşamak istediği gerçek hayata geri döner ve artık pişmanlıklarının esiri değildir. Hayatına yeniden başlama kararı alır.
Kitabın ana mesajı:
Hayatta yaptığımız seçimler kadar, onlara yüklediğimiz anlam önemlidir. “Mükemmel hayat” diye bir şey yoktur; önemli olan, sahip olduğumuz hayatla barışmak ve küçük şeylerde bile anlam bulmaktır.