burak özsoy

burak özsoy
@burak37389
(bir düşünceyi alıntılamam ona katıldığım anlamına gelmez)
Tartışma Sanatı
Bir şeyi savunurken çokları kendilerine tam bir gü­ven içerisinde, onun lehine söylenebilecek tasavvur edilebilir her şeyi ileri sürme ve doğru, yarı doğru ve sadece akla yakın olanı birbirine karıştırma yanlışını yaparlar. Fakat yanlış çok geçmeden anlaşılır veya ol­madı hissedilir, ardından onunla birlikte ileri sürülmüş olan doğru ve ikna edici delillerin üzerine de kuşku­ nun gölgesi düşer. O halde fazladan hiçbir şey ilave et­meksizin sadece doğru ve ikna edici olan verilmeli ve bir doğrunun yetersiz, dolayısıyla mugalatacılara özgü delil ve temellendirmelerle savunulmasına karşı uya­nık olunmalıdır. Çünkü hasım bunları hükümsüz kıla­bilir ve böylece çıkıp ortada bunlarla desteklenen doğ­runun kendisini de çürütmüş gibi caka satabilir; bir başka söyleyişle o argumenta ad hominemi argumen­ ta ad rem4a gibi ileri sürebilir. Belki de Çinliler bunun tam tersi yönde çok ileri giderler, çünkü onlar şu düs­tura göre hareket ederler: "Belagat kudretine ve kes­kin bir dile sahip kimse her zaman bir cümlenin yarı­sını söyleyip yarısını bırakabilir; haklılığından kuşku duymayan kimse kendine güvenerek iddiasının üçte birini teslim edebilir."
Reklam
Anlaşılmaz dilin nedenini hiçbir zaman anlamamışımdır. Temel varoluşçu kavramların kendileri karmaşık değildir, üzerlerinin açılması gerektiği kadar şifrelerinin çözülmesi ve titiz bir şekilde analiz edilmeleri gerekmez. Her insan hayatının bir döneminde başka bir şeye dikkat edemeyecek şekilde "düşünceye dalar' ve güçlü varoluşçu kaygılar yaşar. İstenen şey resmi bir açıklama değildir: filozofun ve ayrıca terapistin de görevi, insanın baştan beri bildiği bastırılmış bir şeyi yüzeye çıkarmak, kişinin yeniden tanımasını sağlamaktır. Pek çok önde gelen varoluşçu düşünürün (örneğin, Jean-Paul Sartre, Al- bert Camus, Miguel de Unamuno, Martin Buber) resmi felsefi tartışmalar yerine edebi ifadeleri tercih etmelerinin nedeni tam olarak budur. Her şeyden öte, bir filozof ve terapist insanı kendi içine bakmaya ve varoluşuyla ilgili duruma kulak vermeye cesaretlendirmelidir.
Aslında, yalnızca insanın acıçekişinin evrenselliği, hastalığın her zaman her yerde bulunduğu şeklindeki ortak gözlemi açıklayabilir. Böyle bir gözlemi ifade etmek için Andre Malraux, elli yıldır insanlara günah çıkartan bir papaza insanlık hakkında ne öğrendiğini sorar. Papaz cevap verir, "Öncelikle, insanlar düşünebildiginizden çok daha mutsuz ... ve sonra şöyle bir gerçek var ki, yetişkin insan diye bir şey yok."' Bir başkasının degil de o insanın hasta olarak etiketlenmesine neden olan şey çoğu kez yalnızca bir dışşarttır: örnegin, mali kaynaklar, psikoterapistlerin varolması, terapiye karşıkişisel ve kültürel tutumlar ya da meslek seçimi — terapistlerin büyük çoğunluğu gerçek hasıa haline gelmektedir. Normalliği tarif edip tanımlarken araştırmacıların böylesi büyük zorluklarla karşilaşmalarinın en büyük nedenlerinden biri stresin evrenselligidir: normallik ve hastalık arasındaki fark nicelikseldir, niteliksel değil.
Varoluşçu görüş farklı türde bir temel çatışmayı vurgulamaktadır: ne bastırılmişiçgüdüsel çekişmelerle ne de içselleştirilmişönemli yetişkinlerle olan çatışmayı önemsemektedir, onun yerine bireyin varolmanın getirileriyle yüzleşmesinden kaynaklanan çalışma üzerinde durmaktadır. Ve varolmanın "getirileri" derken belirli en nihai kaygıları, in- sanoğlunun dünyadaki varlığının bir parçası, hem de önemli bir parçasıolan, yaratılıştan getirilen belirli nitelikleri kastediyorum. Insan bu getirilerin yapısınınasıl keşfedebilir? Bir bakıma bu iş pek zor değildir. Yöntemi derin kişisel düşünmedir. Şartlar basittir: yalnızlık, sessizlik, zaman ve her birimizin deneysel dünyamızı doldurduğumuz her zamanki oyalanmalardan kurtulmak. Eğer her zamanki dünyamızısilebilir ya da "parantez içine" alabilirsek, dünyadaki "durumumuzu," varlığımızı, sınırlarımızı, olanaklarımzı derinlemesine düşünürsek, eğer bütün diğer nedenlerin altında yatan nedene ulaşırsak mutlaka varolmanın getirileriyle, bundan sonra "nihai kaygılar" olarak bahsedecegim "derin yapılarla" karşıkarşıya geliriz. Bu düşünme süreci çoğu kez belirli acil deneyimlerle kolaylaştırılır. Çoğunlukla bahsedildigişekliyle bu "sınır" ya da "uç" durumları, kişi- nin kendi ölümüyle, geri dönüşü olmayan büyük bir kararla ya da kişiye anlam veren önemli bir yapının çöküşüyle karşıkarşıya gelme gibi deneyimleri içerir.
Neo-Freudyenler —özellikle Harry Stuck Sullivan, Karen Horney ve Erich Fromm— bireyin temel çatışmalarıiçin başka bir bakışaçısı sunmaktadırlar. Çocuk, içgüdünün egemenliği altında ve önceden programlanmışolmak yerine, doğuştan getirilen mizaç ve etkinlik düzeyi gibi yansız özellikler bir yana, tamamen kültürel ve kişilerarası çevreyle şekillenen bir varlıktır. Çocuğun duyduğu temel gereksinim güven —kişilerarası kabul ve onaya— yöneliktir ve güven veren önemli yetişkinlerle kurulan etkileşim çocuğun karakter yapısını beklemektedir: Çocuk, içgüdtilerinin egemenliği altında olmasa da, doğuştan getirdiği büyük bir enerjiye, meraka, bedeninin masumiyetine, gelişmek için doğasında varolan potansiyele ve sevilen yetişkinleri elinde tutma isteğine sahiptir. Bu özellikler her zaman etraftaki önemli yetişkinlerin talepleriyle uyum halinde değildir ve temel çatışma bu doğal büyüme eğilimleriyle çocuğun güven ve onaylanma gereksinimi arasındadır. Eğer bir çocuk, çocuklarıiçin güven ya da özerk gelişimi cesaretlendiremeyecek ölçüde kendi nevrotik mücadeleleriyle meşgul olan bir anne babaya sahip olma şanssızlıgıiçindeyse ciddi çaıışmalar ortaya çıkmaktadır. Böyle bir mücadelede gelişme, güven uğruna feda edilir her zaman.
Reklam