kaynağan kurbağa sendromu
Bir kurbağayı kaynar suyun içine bırakırsanız hemen tepki vererek kendini dışarı atar. Ancak, aynı kurbağayı soğuk veya ılık suyun içine koyarsanız ve korkutmazsanız öylece kımıldamadan duracaktır. Suyu alttan yavaş yavaş ısıtırsanız sıcaklık yükselirken kurbağa hiçbir şey yapmaz tersine keyif de alır. Yükselen sıcaklıkta kurbağa sarhoşluk hazzıyla kendinden geçerek dışarı çıkamayacak hale gelecektir. Kaçmak için hiçbir engel kalmadığı halde dışarı kaçamaz ve haşlanıp pişer. Çünkü kurbağanın sinir sistemi yavaş ve tedrici değişimlere değil ani değişikliklere göre programlanmıştır.
Kurbağaların çok büyük bir kısmı içinde bulundukları “değişim”i algılayamadıkları daha doğrusu rehavete kapılıp gevşedikleri için haşlanarak canlarını vermiş olur.
Bu hikaye genellikle insanların ve toplumların çaktırmadan yavaşça uygulanan değişikliklere nasıl tepkisiz kaldığını göstermek için iyi bir örnektir. Modern toplumlarda ve kişilerin yaşamlarında da sıcak su içerisindeki kurbağa gibi benzer durumlara sıkça rastlarız. Toplum yaşamını etkileyen bazı şeyler yavaşça değişir, çoğu kimse de bunu fark etmez. Kişisel ve toplum olarak yaşamlarımızda suyun ısındığını ve haşlanmaya doğru gittiğimizi bir türlü anlayamayız. Anladığımızda da iş işten geçmiş olur.
Bilim adamları, bu deneyden esinlenerek önemli bir sonuca ulaşırlar. Bu durum insanlar için de pek farklı değildir. Hayatımızda ani değişimler olmadan ya da ciddi ve ani bir tehdit ortaya çıkmadan harekete geçme alışkanlığımız yoktur. Bu durum gerek bireysel yaşamda, gerekse bir topluluk, toplum, ülke ve devletlerde de aynıdır. Su yavaş yavaş ısınıyorsa yerimizden kımıldamaz aksine rehavete kapılarak gevşeriz. Bu rahat ortamın bize doğru yansıttığı güven aldatmacasının içinde tembelleşir ve geleceği
gandhi'ye göre dünyanın 8 hatası
1-ahlaksız ticaret
2-ilkesiz siyaset
3-niteliksiz eğitim
4-emeksiz zenginlik
5-vicdansız haz
6-insaniyetsiz bilim
7-gösterişe dayalı ibadet
8-kanunsuz adalet
Mahatma Gandhi
Ateşli bir şekilde savunulan görüşler asla iyi bir temele dayanmayan görüşlerdir; gerçekten de şiddetli duygusallık, görüş sahibinin rasyonel kanıtlardan yoksun olduğunun bir göstergesidir.
İnsan ilişkileri de tamamen yalana dayanır. Zira bir insanı birisinin tam olarak tanıması mümkün değildir. Karşımızdakinin bildiğimiz davranışlarından kafamızda bir imaj çizeriz: Bu iyi bir insandır veya bu fena bir insandır; şu içten pazarlıklıdır; şu adam güvenilir bir kişidir; şu kadın dedikodu yapmaz vs. Bu tür tiplemeler, aslında hepimizin eksik veri üzerine inşa ettiğimiz varsayımlar, yani hipotezlerdir; yanlış, yani yalan olma ihtimalleri çok yüksektir. O kadar ki, bir anne veya baba bile kendi evladını tam olarak tanıyamaz. Tanıdığını zannettiği, kendi kafasında oluştur duğu varsayımdan ibarettir.
Başka insanlarla ilişkiye girerken her zaman kafamızdaki hipotez bize yol gösterir, karşımızdakine nasıl davranacağımızı tayin eder. Burada iki davranış türü benimseyebiliriz: Ya kafamızdaki hipotezi gerçek sanıp karşımızdakine her zaman ve her şart altında ona göre muamele yaparız veya karşımızdakinin kafamızdaki imajının yalnızca kendi yarattığımız bir varsayım olduğunun bilincinde olarak onun davranışlarını hep o model içinde değerlendirmez, modelimizi sürekli kontrolden geçiririz. Bu bizim başkalarına karşı önyargılı denen türden bir davranış içine girmemizi engeller. Aslında herkes, herkes hakkında önyargılıdır. Bu akıllı varlıklar olmamızın bir gereğidir. Önyargısı olmayan insan boş kafalı demektir; o ana kadar eline gelen verileri değer lendirememiş insan demektir. Uygar insan ise önyargısının yalnızca bir varsayım olduğunun bilincinde olarak onu her an yeni verilerle kontrole açık tutan kişi demektir. Buna mukabil ilkel insan, öyle veya böyle edindiği, genellikle ezberlettirildiği önyargılarını gerçek kabul edip onları değiştiremeyen insan demektir.
Türkiye'de insan ilişkileri genellikle değiştirilemeyen önyargılar üzerine kurulduğundan kimse