Bir gün, diyelim, başımızdan önemli, anlamlı bir şeyler geçti: içinde, bir fikir çatışmasını beyazperdede canlandırmaya esas olusturacak şeyler barındıran, bir filme çıkış noktası olabilecek şeyler. Bu gün, acaba belleğimizde ne şekilde yer eder? Şekilsiz, toz toza dağılan, iskeletten yoksun bir şey olarak. Bulut gibi. Yalnızca günün merkezi olayı iyice yoğunlaşarak, ağdalanarak, anlam olarak açık, biçim olarak belirgin bir hal alır, bir tutanak kesinliğiyle. Günün diğer bütün olaylarının meydana getirdiği fonda bu olay, sisler arasından seçilen bir ağaca benzer. Gerçi bu benzetme pek oturmadı, çünkü sis, pus, bulut aynı şeyler değildir. Güne ilişkin belli izlenimler bizde birtakım dürtüler, uyaranlar, çağrışımlar yaratır; belleğimizde yer eden birtakım nesneler, durumlar vardır ama bunlar belirgin çizgilerden yoksun, tamamlanmamış, rastlantıymış gibi görünen şeylerdir. Hayata dair böylesi bir duyguyu, sinemanın imkânlarıyla aktarılabilmek, ona yeniden hayat vermek mümkün müdür? Kesinlikle mümkündür! Dahası da var: Böylesi bir duygu aktarımını gerçekleştirebilme gücüne yalnızca o sahiptir: bütün sanatların en gerçekçisi olan sinema!