"Geçmişimle, geçmiş yaşamımla bütün bağlarımı kopardım artık. Geçmişten ne bir haber ne de bir çağrı isterim bundan böyle. Yeni bir dünyaya, yepyeni yerlere doğru uçarcasına gidiyorum, dönüp arkama bakmayacağım bir daha!" Ama heyecan yerine derin bir karanlık kapladı ruhunu birden. Ömründe duymadığı bir hüzün sızlattı yüreğini. Bütün gece düşündü hep. Tren hızla gidiyordu, ancak ortalık aydınlanırken Moskova'ya girdiklerinde silkinerek ayıldı. Kendi kendine,
"Alçağın biriyim ben!" diye mırıldandı.
Tahtakurusuyum ben. Düzenin niçin böyle kurulduğuna aklımın ermediğini de yüzüm hiç kızarmadan itiraf ediyorum. Kişioğlu suçludur demek: Cennet verilmişti ona, yetinmedi, özgürlük istedi. Mutsuz olacağını bile bile ateşi çaldı göklerden. Öyleyse acımamalı ona. Bu zavallı, ölümlü Euclide aklımla ancak şunları biliyorum: Acı diye bir şey var, suçluları yoktur. Her şey zincirleme birbirini doğurmaktadır, her şey geçiyor, dengesini buluyor. Ama bütün bunlar Euclide saçmalıklarıdır, biliyorum bunu. Yaşantımı bunların üzerine kuramam, razı olamam böyle bir şeye! Suçlular yokmuş, her şey zincirleme birbirinden doğuyormuş, ben biliyormuşum bunları... Bana ne bütün bunlardan? Suçlunun cezasını bulması gerekli benim için, yoksa mahvederim kendimi. Hem başka bir dünyada, sonsuzlukta bulmasını istemiyorum suçlunun cezasını. Burada, yeryüzünde olmalı bu, görmeliyim! Ben de inandım, ben de istiyorum görmeyi, o saate kadar ölürsem diriltsinler beni, çünkü ben yokken olursa bütün bunlar, çok ayıp kaçar...