Burcu Booker

Burcu Booker
@burcubooker
Akademik metinler arasında boğulurken edebiyatı unutmuştum. Sonra pandemi başladı. Demans iyileşti. Instagram: burcubooker, youtube: Burcu Booker
Puan vermedi·448 syf.··
2023 67. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 21 Temmuz 2023 01:13
#okudumbitti Kafamdaki fosfor da bitti ama. Hepsini Andrey Bitov’un labirentlerinde tükettim. Helâl ü hoş olsun Pencereden içeri giren rüzgârın eşliğinde kâğıtların uçuştuğu bir enstitü odasında bir ceset. Cesedin elinde bir tabanca. Tabancanın namlusuna sıkıştırılmış bir sigara izmariti. Roman böyle açılıyor ve böyle kapanıyor. Ne kadar kapanıyorsa artık. Ana karakterimiz Leva’yı, ailesini, dedelerini, aşklarını, en yakın arkadaşını ve mesleğindeki yolculuğu takip ediyoruz. E ne var bunda? Her romanda aşağı yukarı böyle bir izlek yok mu? Muhakkak. Ama her romanda yazar, bölümlerin sonunda ‘Versiyon ve Varyant’ başlığı açıp oraya kadar yazdığı her şeyi oyun hamuru yoğurur gibi başka şekillere sokmuyor. Yahut diğer romanlar, kurgunun bittiği yerde, ana karakterinin anlatılanlara koyduğu şerhleri çarşaf çarşaf yayınlamıyor. Kafalar karıştı mı? Öyle olduğunu umarım. Zevki orada ‘Olmaz olsun böyle roman’ diyeceklere, bir alıntıyla, doğrudan yazarın cevabını iletelim: “‘Alegorilerinizle kafamızı karıştırdınız’ diyor bir okur. Yanıt veriyorum: Siz okumayın. Öyle. Okur bana sormakta haklı, ben yanıt vermekte haklıyım.” Öyle. Evet. Postmodern edebiyatı herkes sevmek zorunda değil. Herhangi bi şeyi niye sevmek zorunda olalım? Beni sorarsanız, aşk-nefret ilişkisi yaşıyorum. Bazen illallâh ediyorum. Kafam çatlıyor. Anlamadıkça kendimi gerizekalı gibi hissediyorum. Ve fakat, bu oyunlu anlatımların kendine özgü ve öyle hınzır bi edebi hazzı var ki… İnsan mazallah müptelası olur. Andrey Bitov’un Puşkin Evi romanı, Rus edebiyatının postmodern incisi imiş. Romanın varlığından dahi haberim yoktu. Dileda Arslan’dan bu öneriyi kapmasaydım belki de hiç karşılaşamayacaktım. İyi dostlar, iyi kitaplar. Bu hayattan daha fazlasını isteyeni Allah baba taş yapar.
Puşkin EviAndrey Bitov · Yapı Kredi Yayınları · 201828 okunma
Reklam
Puan vermedi·1823 syf.··
2022 22. kitabı
·
41 günde okudu
·
Okunma: 20 Mart 2022 19:16
Savaş ve Barış ile ilgili pek çok jenerik şey sıralayabilirim. Napolyon Savaşları etrafında kümelenmiş binbir çeşit şeyi anlatan bu devasa ansiklopedik romanın detaylarında genişçe bir tur attırabilirim. Ama lüzumsuz olur. Kalkıp da “Savaş ve Barış’ı bir de benden dinleyin” demekte bir anlam bulamıyorum. Onun yerine anlatım tekniği ile ilgili beni şaşırtan ve çok da memnun etmeyen bir yönünden sohbet açmak isterim. Bu bir roman, evet. Ama anlatılan her şeyin kurguya yedirilmediği bir roman. Tolstoy, duruyor duramıyor, araya girip bize olan biteni doğrudan anlatmaya başlıyor. Sıklıkla. Özellikle bölüm başlarında, sanki bir önceki dersi tekrar eden ve şimdi işleyeceği konuya öğrencilerini hazırlayan bir öğretmen gibi bizi karşısına oturtup bir tirada başlıyor. Bu tirat, kitabın sonunda artık kurguyu işin içine hiç karıştırmaksızın uzun bir süre devam ederek eseri bir teori kitabıymışçasına sonlandırıyor. Nasıl hissettirdi bu bana biliyor musunuz? Tolstoy, aslında bize bir hikaye anlatmak değil de, kendi tarih, bilim, hukuk felsefesini sunmak istemiş. Bu felsefi duruşu karakterleri eliyle okura aktarmak onu kesmemiş. Karakterlerinden mikrofonu alıp, bir de baştan, adam akıllı kendisi anlatmak istemiş. Anlatım tekniği olarak bu duruma bayılmamakla beraber, özellikle tarihi verili neden-sonuç ilişkileri üzerinden okumaya yönelik itirazlarını okumanın zihin açıcı olduğunu itiraf etmem gerekir. Bir de dinleme meselesi var! Ben bu iki ciltlik kitabı, yaklaşık 60 saat boyunca Storytel’den dinledim. Kitabın başlarında karakterlerin kimliğine ilişkin yaşadığım bir-iki kafa karışıklığını internetten kolayca bulunan karakter listeleri ile çözümledikten sonra başkaca bir sıkıntım olmadı. Uzunca bir sürede dinlememe rağmen, unutmadım, kopmadım, sıkılmadım. Yalnız arada seslendiren
Savaş ve Barış (2 Cilt Takım)Lev Tolstoy · İletişim Yayınları · 201725,9bin okunma
Puan vermedi·924 syf.··
2022 21. kitabı
·
35 günde okudu
·
Okunma: 13 Mart 2022 15:25
Kapağı açıyorsunuz. İlk sayfa. Paris’tesiniz. Paris Nazi işgalinden henüz kurtarılmış. Dönemin Parizyen yazar-çizer-teorisyen takımı ile özgürlüğü kutluyorsunuz. Bugün çok beklendi. Herkes çok heyecanlı. Herkes gelecekten ümitli. Öyle mi? Savaş devam ederken işler ne derece boktan olursa olsun, sizin dışınızda ve sizi kısıtlayan bir faktörün varlığı, üzerinizdeki kişisel sorumlulukların bir ölçüde rafa kaldırılmasına da yarıyor. Kimse sizden pek bir şey yapmanızı beklemiyor. Savaş var nihayetinde. Fakat savaş bittiğinde artık “dışarı çıkmanız” ve “hayatınıza devam etmeniz” gerekiyor. Bu savaş sonrası bunalımı, kitabın ana temalarından biri olmamakla beraber, kendim de dahil olmak üzere pek çok kişide gözlemlediğim “korona-sonrası-bunalımı” ile kurduğum bağdaşım sebebiyle benim için merkezi idi. Ana karakterleri hepimiz tanıyoruz. Merkezdeki çiftimiz Anne ile Robert aslında Beauvoir ile Sartre’ın, bir diğer merkezi karakter olan Henri ise Albert Camus’nün izdüşümü. Etraflarındaki diğer eş-dost-aile üyeleri ile birlikte bir sol entelijansiyanın bileşenleri bu ekip. Fakat sol bu, durur mu, bölünmüş elbette. Komünist Parti ile uzlaşım zor. Yeni bir oluşum etrafında, “Sosyalist bir Avrupa ülküsü” için toplanmaya çalışıyorlar. Bir yandan Sovyetler’den gelen haberler sosyalist kalplerini kırıyor, öte yandan Sovyetler’i yermenin onları sağcı kılacağından korkuluyor. Hiç tökezlemeden akan bu muhteşem kurgu, yazmak-yazmamak, edebiyatın gerekliliği-gereksizliği, politik olarak aktif olmanın ahlaki zorunluluğu ve elbette bu aydınların kendi kişisel alanlarındaki ilişkilenme biçimleri etrafında şekilleniyor. Birbirini takip eden bölümlerden bazıları Henri’nin (Camus’nün) merkeze alındığı tanrı anlatıcı ağzıyla, diğer bölümler Anne (Beauvoir) ağzından ve birinci kişi marifetiyle
MandarinlerSimone de Beauvoir · Alfa Yayınları · 2019425 okunma
Puan vermedi·448 syf.··
2022 19. kitabı
·
11 günde okudu
·
Okunma: 10 Şubat 2022 16:47
Tarih: 70’lerin ikinci yarısı Mekan: Bodrum Darbe: Yakın Mavilikler: Karanlık Vedat Türkali, okumadan sevdiğim yazarlardandı. Bu his, genelde boşa çıkmıyor. Nitekim kendisiyle tanışma kitabım olan Mavi Karanlık’ı bayılarak okudum. Anlatıcı tekniği, başta bir miktar kafa karışıklığı yaratabilir. Zira ara ara tanrı anlatıcı devredeyken, başka vakitlerde bilinç akışı eliyle birinci tekillerin konuştuğunu işitebiliyoruz. Bu birinci tekiller kitabın ana karakterlerinden Nergis ile babası Muhtar Bey. Adam, muhtarlığı isminden ibaret olan bir avukat. Nergis ise hayal kırıklıkları, öfkesi, aşkları ile her bakımdan arada kalmış, çelişkileri ile oyun hamuru gibi oynayan esas kız. Zihninde gezinmesi eğlenceli bir karakter. Nergis’in bilinç akışında kürek çekmek özellikle keyifli. Öte yandan, Bodrum, adeta bir diğer ana karakter. Bizim yarımada, hem tam da şimdiki gibi, hem de çok farklı. Bodrum’da görece uzun vakit geçirenlerin tanıdık bulacağı biçimde vaktin yavaş aktığı, günlük rutinin muhakkak deniz, muhakkak kum ve muhakkak dost meclisinde uzun akşam yemeklerinden oluştuğu ve Bodrum’un dışındaki “şehir” hayatının bir buzlu camın arkasından, hayal meyal seçilebildiği bir yaşam biçimi anlatılmış. Ve çok başarılı, çok gerçekçi bir anlatım. Öyle ki, onlar rakı sofrasına oturdukça siz sarhoş oluyorsunuz. Ve fakat aynı zamanda bugünün Bodrum’undan farklı, zira yarımada rantçıların eline yeni yeni düşüyor. O kötü isimli koca koca sitelerin yapılacağı arazilerin parsellenişi henüz cereyan ediyor. Benim gibi sadece parsellenmiş halini görmüş olanlar, öncesinde Bodrum’un neler vaat edebileceğini hayal dahi edemiyor. Türkiye’nin yakın geçmişine ilişkin politik hikayelere çok kolay yabancılaşabiliyorum. Kötü bir dönem dizisi izliyormuşum gibi kanalı değiştirmek isteği uyandıran
Mavi KaranlıkVedat Türkali · Ayrıntı Yayınları · 20151,567 okunma
Puan vermedi·112 syf.··
2022 15. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 01 Şubat 2022 01:20
Avrupa’nın egzotik bir yer olarak anlatıldığı, Avrupalıların bir tür “yerli halk” olarak incelendiği, “vahşi hayat” belgeselinin bu seferlik Avrupa’da çekildiği bu gibi bir anlatıyla ben daha önce hiç karşılaşmamıştım. Üstelik böyle bir karşılaşmanın eksikliğinden haberim bile yok. Türlü çeşitli kurgularda, türlü çeşitli halkları, o halklara yabancı anlatıcılardan dinlemişizdir. Ama anlatılan bu halkın beyaz, tercihen erkek, mümkünse refah içinde yaşayan Avrupalılar olabileceği hiç aklıma gelmemiş. Zira Avrupalı insan; normdur, standarttır, insan denince akla gelendir. Onu ameliyat masasına yatırmanın gereği yoktur. Olması gereken, ideal model zaten beyaz adamdır. İşte bu, papalagi’nin endoktrinizasyonudur kıymetli dostlar. Hepimizin geçtiği torna da budur. Geçmiş olsun. Zamanı geri alamayız. İçerisinde büyüdüğümüz ve varlığımızı halihazırda içinde sürdürdüğümüz paradigmayı kökünden değiştiremeyiz. Ve fakat bu kitaba kulak verip, Avrupalının bir “yerli” gibi incelenmesine tanıklık edebiliriz. Gökler bu sefer Papalagi tarafından delinmesin. Beyaz adam evinde otursun, biz gidip bakacağız. Biraz da biz onları, doğal habitatlarında yargılayacağız. Sevgiler!
Göğü Delen AdamErich Scheurmann · Ayrıntı Yayınları · 202017,2bin okunma
Reklam