Annemin Uyurgezer Geceleri
Çıktığı günden beri okumayı hevesle beklediğim Annemin Uyurgezer Geceleri romanını sonunda okudum.
Sözlerime kitabın en sevdiğim cümlesiyle başlamak istiyorum:
İnkâr mı? Hemen.
Yalan mı? Derhal.
Yok sayma mı? En güzeli.
Kitabın ana damarı, düğümün çözüldüğü yer ya da her şey bunda saklı diyemem. Ama bu iki satırı okuduğum anda altını çizdiğimi, vurgulu vurgulu okuduğumu fark ettim. İçimden defalarca, farklı tonlarda tekrar ettim.
Romanın ana karakteri Şehnaz’dan dinliyoruz hikâyeyi. Hiçbir şeyi unutmayan Şehnaz, bu vurgulu okuduğum satırlara kitap boyunca farklı olaylarda bazen bile isteye, bazen de farkında olmadan sığınıyor. Şehnaz unutamadığı için bize de her şeyi, her detayıyla anlatıyor.
Şehnaz orta sınıf bir ailede, kadınlarla büyüyen bir çocuk. Paşa soyundan gelen anneannesi ve öğretmen annesiyle yaşıyor. Hayatında bu iki kadın dışında bir de saplantılı aşkı var: E.
Asıl hikaye olarak Şehnaz’ın hocası E.’ye duyduğu bu saplantılı aşkı ve sonrasında bu aşkın ona yaşattıklarını okuyoruz.
Şehnaz başarılı bir ekonomi profesörü. Ama tüm bu başarılara zıt bir hayatın içinde savruluyor. Evli, çapkın ve narsist olan E.’ye duyduğu duyguları öyle büyük bir aşk sanıyor ki bazen kitabın içine girip “Şehnaz yapma artık. Sen bu adamsız değil, bu adam sensiz yapamaz” diyesim geliyor. Ama desek de Şehnaz’ın kimseyi dinleyeceği yok.
Eyşan’la evli olan E. ile Şehnaz’ın ilişkisini yazar bize hiç yargılamadan okutmayı başarıyor. Çünkü aslında bizim yapacağımız tüm yargılamaları Şehnaz zaten kendi içinde yapıyor; kendini temize çıkarmaya ya da hikâyeyi güzelleştirmeye hiç girişmiyor.
E.’nin adı özellikle verilmiyor, bu şekilde bırakılıyor. Bu gizemi çözmeye çalışırken şu iki fikir arasında gidip geliyorum: Bu çapkın, tüm üniversite camiasının hayran
Bu gizemli yazarın kitabına inceleme yazmak benim için kolay olmadı. Hem yazarı bilmediğimiz için diğer yazdıklarıyla kıyaslayamadım hem de “tarzı bu zaten” diyemediğim için nereden başlayacağımı bilemedim.
Sonra metnin yazılma derdinden başlamaya karar verdim.
Roman bir olay örgüsü kitabı değil; daha çok arkadaşlık, kadınlık, rekabet ve sınıflar üzerine, içinde olayları da barındıran bir metin. Bu metni okumak benim için çok kolay oldu. Asla yorucu değildi. Aslında sert bir dünya anlatılıyor ama gizemli yazarımız gücünü konuşturup bizi kitaptan itmeden bunu anlatmayı başarıyor.
Lila ve Lenu iki kız arkadaş. Aynı mahallede doğup büyüyen, aynı sınıfa giden iki kız çocuğu. Aynı hayatın içinde, aslında birbirinden oldukça farklı iki karakter. Bu çocuklar hem çok acımasızlar hem de hayatta kalmak için buna mecburlar. Bir yandan birbirlerini kınıyorlar, bir yandan da birbirlerine öykünerek kendi karakterlerini geliştiriyorlar.
Dostlukları da, güç savaşları da tam olarak benim ve arkadaşlarımın yaşadığı gibiydi. Kıskançlık, lider olma isteği, hayranlık, ezilme ve ezme… Hepsi var. Ama işin ilginç kısmı şu ki bu ilişkide ikisi de birbirini besliyor. Biri olmasa, diğeri de o kişi olamayacaktı.
Mahalle ise bu kitabın neden dünyada bu kadar sevildiğini açık bir şekilde ortaya koyuyor. Çünkü burası sanki bir İtalyan mahallesi değil de bir Türk mahallesiydi. Aynı ataerkil yaklaşım, aynı düzen, aynı tas aynı hamam…
Kızların kaderine babaların karar verişi; erkeklerin kızlara nazaran daha serbest olsa da yine de kaderi önceden çizilmiş çocuklar olmaları… Mahalle, aileden bile güçlü bir otoriteye dönüşmüş durumda. Ya bu düzene uyarsın ya da bu düzenin dışına itilip yapayalnız kalırsın.
Nitekim Lila’nın zekâsı bile onu kurtarmaya yetmiyor. Çünkü sistem zekâyı, okuyanı değil;
Depresyon insanın aklının başında olmaması değil ki zaten. Aklının bitkin düşmesi, düşünecek gücü kendinde bulamaması, konuşacak takati olmaması, umut etmekten yorulması, iyimserlik denen o duyguyu tümüyle kaybetmesi.