"Öve öve bitirilemeyen modern toplumunuz kan üzerine kurulu, her tarafından kan fışkırıyor. Bu kıpkırmızı lekeden ne ben kaçabilirim ne de sizler."
Jack London'dan Demir Ökçe. İnsanı ismi kadar etkileyen bir kitap gerçekten. Bitirdiğinizde okuduklarınızın demir bir ökçe gibi üstünüze çöktüğünü hissediyorsunuz. Kitabın ana karakterleri Ernest ve Avis Everhard. Avis, toplumun üst tabakalarında yer alan ve Ernest ile tanışana kadar perdenin arkasındakileri görmeyen bir kadın. Aynı zamanda da anlatıcı. Ernest ile tanıştıktan sonra hayata altından bakmaya başlıyor. Kitabın II. Dünya Savaşından önce yazılmış olması yazarın geleceği nasıl da tahmin ettiğinin bir kanıtı gibi. London, karamsar bir bakış açısına sahipmiş gibi görünüyor ancak Demir Ökçe bir umut ve direnç çığlığı. Ernest'in ''Umut sosyalistlerin kaderidir!'' deyişini haklı kılıyor sanki. "Emekçi sınıfla ortak hiçbir şeyiniz yok. Sizin adınıza başkaları çalıştığı için elleriniz yumuşacık." diyor o herkesin korktuğu büyük adamlara. "Hiç kimse özgür değil. Hepimiz o sanayi makinesinin çarklarına kapılmış durumdayız." Kapitalizm adı altında topladığınız bu yönetim şekli milyonlarca insanın kanını taşıyor. Ne yazık ki insanların bu durumdan kaçışı yok. "Büyük bir ders aldım. İnsanın midesi boş oldukça ruhunun düzelmesinin de imkânsız olduğunu artık anladım." diyor Ernest. ''Toplumsal evrim, insanı çatlatacak kadar yavaş gelişiyor, değil mi sevgilim?" Çünkü cesur adamların öldüğünü görmek bir korkağın yaşamak için yalvarmasını seyretmekten çok daha kolay.
Demir Ökçe'yi öylesine okursanız pek beğeneceğinizi düşünmüyorum. London'a kulak verirseniz, onun gibi düşünerek okursanız da bayılacağınıza eminim. Özellikle sonunda neler düşündüğünüzü konuşalım. Franz Kafka'nın da dedigi gibi "Eğer okuduğumuz bir kitap bizi